İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde Almanya’da bir kasabada iki kardeş ayakkabı yapıp satmak üzere bir atölye açarlar; Adolph ve Rudolph Dassler.
Savaş sonrası Adolph, Rudolph’a artık birlikte çalışmak istemediğini, kendine ayrı imalathane açacağını söyler. Rudolph şaşkındır. Ufacık kasabada iki kardeş ayrı imalathanelerde rekabet edeceklerdir.
Kardeşine bunun mantıklı olmayacağını, bu ufak kasabada zaten insanların sayılı ayakkabı satın aldıklarını, ikisinin birden iflas edeceğini söylese de Adolph bu uyarıyı dikkate almaz ve kendine yeni bir ayakkabı imalathanesi açar.
Gerçekten de aralarında kıyasıya bir rekabet baslar. Rekabetleri doğdukları kasaba sınırlarını dahi asar. İki kardeş ayrıldıktan sonra birbirlerine küsmüşlerdir ve Adolph 1978 yılında öldüğünde tam 29 yıldır dargınlardır.
Bugün iki firmanın genel merkezi de bu ufak kasaba Herzogenerauch’tadir. Adolph Dassler’in ayakkabı şirketinin adi ADIDAS, Rudolph’un ki ise PUMA’dır.
Adamın hastalığına çare bulamayan doktorlardan biri , kendisine Evliya denilen bir ihtiyarın adresini vermiş. Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından ayrıldığında , sokağın köşesinde simit satan 6-7 yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son derece masum gözlerle kendisine bakıyor ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu.
Adam o yaştaki çocukların tamamen günahsız olduğunu düşünerek yoluna devam ederken , aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski t-shirt ün üzerinde bir E harfi yazılıydı. Ve bu E mutlaka evliyanın E si olmalıydı. Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra ;
- Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler , dedi. İyileşmem için bana dua eder misin ?
Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu. Kafasını olur der gibi sallarken ;
- Bende sık sık hastalanıyorum , diye karşılık verdi. Ama dedem , Allah’a inananların ölünce yıldızlara uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor. Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan.
Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken ;
- Deden çok doğru söylemiş , dedi. Ama ben yine de yardım istiyorum senden.
Çocuk duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu gösterek ;
- Size dua edeceğim diye cevap verdi. Ama eğer iyileşirseniz , bana 10 tane balon alacaksınız , tamam mı ?
Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını elleriyle örtmeye çalışırken ;
- Uçan balon almanıza gerek yok , diye devam etti. Normalinden 10 tane istemiştim.
Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma nihayet yapılmış , ayrıntılara geçilmişti. Buna göre hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki Ramazan Bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple gelemediği takdirde , önceden hazırlanan balonların ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı.
Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kağıda yazdıktan sonra , başını okşayarak onunla vedalaştı.
Aradan soğuk bir kış geçip Ramazan a ulaşıldığında , adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple çekerek randevu yerine gitti. Küçüklerin cıvıl cıvıl kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler , çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerdeki bakkala sorduğunda , dükkan sahibi ;
- Ciğerleri hastaydı yavrucağın , dedi. Geçen hafta aniden ölüverdi.
Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü. Ve koşar adımlarla orayı terk ederken , önüne çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp ;
- Şu an uçan balonlardan 10 tane istiyorum , dedi. Çabuk ol , gecikmeden ulaşmalı yerine.
Adam satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini birbirine düğümledikten sonra ,onları besmeleyle gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi baloncu da şaşkındı. Sonunda dayanamayıp;
- Ne yaptığınızı anlayamadım dedi. Neden bıraktınız onları öyle ?
Adam , nazlı nazlı yükselmekte olan balonları buğulu gözlerle takip ederken ;
- Onları bekleyen küçücük bir dostum var , diye mırıldandı. Hem de evliya gibi bir dost. Balonları adresine postaladım sadece.
Postanede bana ait bir koli varmış onu almaya geldim…
• İnönü Beşiktaş’a mezar olacak!
• Korkma hanım bu saatte kapımızı kim çalacak? Tanıdık biridir…
• Yalan söylüyorsam şuracıkta öleyim…
• Gel abi burası boyu geçmiyo…
• Gelen şey köpek balığına ne kadar benziyo…
• Korkma ben attığımı vururum.
• Yapma Hasan abi, şeytan doldurur…
• Elektrikçiye ne gerek var canım, ben şimdi hallederim…
• Ben sarı ışıkta geçerim.
• Atlasam bir şey olmaz di mi?..
• Oğlum lan şu herife ayı deme bak
• Dur basma o düğmeye
• Hanııım, bi kibrit yak da bakalım bu ne kokusuymuş….
• Ben denedim… Korkmayın…
• Sonra görüşürüz…
• Senin için ölebilirim…
• Yaklaşırsanız atlarım…
• Oğlum beş taş çaldım, ruhun bile duymadı…
• Ölmek istemiyorum.
• Ben askere gidiyorum.
• Yav Ruhi abi burası galiba Fener tribünü diil yav…
• Şşşşşt… Sessiz olun şoför uyuyo…
• Vakkas abi senin için öle böle diyolar… Doğru mu?
• Bence burada mayın yok
• Dolmuş benim diil mi? İster arabesk çalarım ister klasik! ![]()
• Kanun namına dur diyorum!
• Bu kutunun içinden TIK TIK sesler geliyor yav…
• Merak etme bizi vuramaz, menzilin dışındayız…
• Erkeksen vur!..
• Bak ellerimi bırakıp bisiklet sürebiliyorum…
• Ne tatlı, ısırır mı?
• He he he, adamın burnuna bak…
• Korkma, bu tünelden yıllardır tren geçmiyor…
• Abi ben bu ayıyı silah kullanmadan öldürürüm…
• Abi çevremizde fazla polis yok, teslim olmayalım, kaçalım abi…
• Polisi arayalım, mafya bizi bulamaz…
• Anne, az önce üzerinde kızılay olan dolaptan bonibon alıp yedim…
• Şu karşıdan gelen iki ışık da ne?
• Sarı kabloyu kesicem di mi?
• Ben sarhoş değilim! (direksiyon başında)
• Beni koru!
• Bu yuvarlak halkayı çekince no luyo? (el bombası)
• Abi, namludan bakınca dolu olduğu anlaşılıyor mu?
• Boy veriyorum.
• Tutmayın lan beni, bittin oğlum sen!!!
• Şu anda konuştuklarımızı duysa bizi öldürür.
Bir grup İngiliz, Amerikan ve Türk gemiyle yolculuk ediyorlarmış. Birden şiddetli bir fırtına kopmuş.Geminin batacağını anlayan kaptan hemen yolculara koşup gemiyi boşaltmalarını istemiş. Fakat kimse buna inanmayarak kendini denize atmayı kabul etmemiş.
Bir süre sonra bütün yolcuların ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gören kaptan hemen bir tayfasını çağırmış. ‘Git bir de sen dene onları gemiden atlamaya ikna etmeyi’ demiş.
Tayfa gitmiş ve kısa bir süre sonra geri dönmüş.Kaptan merakla sormuş:
-Eee,noldu?
-Hepsi atladılar efendim.
Kaptan çok şaşırmış:
-Nasıl olur,daha demin kıllarını bile kıpırdatmamışlardı.Ne dedin onlara?
-Çok kolay.İngilizlere ‘Sizin gibi soylu insanlar batmak üzere olan bir gemide olmamalılar’ dedim.
Amerikalılara deniz suyunun insan vücudu için çok faydalı olduğunu söyledim.
-Peki ya Türklere ne dedin?
-Onlara da ‘Denize girmek yasak! ‘ dedim.
Yazılar(RSS)