Deyimler :
A )
Aba altından deÄŸnek göstermek: Sakin, yumuÅŸak görünmekle birlikte karşısındakini gizliden gizliye korkutmak.”Sakın onlara aba altından deÄŸnek göstermeye kalkma, yoksa kaçırırsın.”
Abacı, kebeci, ara yerde sen neci?: “Tamam, ilgililer bu iÅŸe karışabilirler, ama sen neci oluyorsun” anlamında kullanılır.
Abayı yakmak: Gönül verip âşık olmak, tutulmak.”Türkmen kızına abayı yakalı beri, sazı elinden düşürmez oldu.”
Abbas yolcu: 1. Yola çıkmaya kesin kararlı.”Abbas yolcu! Daha fazla oyalamayın.” 2. Ölmek üzere (olan). “Komaya girdi, abbas yolcu mu ne?”
Abesle iÅŸtigal etmek: Yersiz, yararsız, boÅŸ ve anlamsız ÅŸeylerle vakit geçirmek.”Åžu yaÅŸa geldin, ama abesle iÅŸtigal etmekten vazgeçmedin.”
Abuk sabuk konuÅŸmak: Düşünmeden, birbiriyle ilgisi olmayan, tutarsız, saçma sapan söz söylemek. “Yeter artık, abuk sabuk konuÅŸmalarına daha fazla dayanamayacağım.”
Abur cubur: Yararlı olup olmadığı düşünülmeksizin rast gele yenen, yemek yerini tutmayan yiyecekler.”Ne diye çocukların karnını abur cuburla doyuruyorsun?”
Aceleye getirmek (dara getirmek): 1. Bir iÅŸi gerektiÄŸi gibi yapmayıp, zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak. “Tezgâhtar aceleye getirerek gömleÄŸin defolusunu vermiÅŸ.”2. Zaman darlığı sebebiyle gereken özeni göstermemek. “Yazın hiç de güzel deÄŸil, aceleye getirmiÅŸsin.”
Acemi çaylak: Toy, tecrübesiz, beceriksiz. “Acemi çaylaÄŸa bak hele! Sen mi tamir edeceksin o saati?”
Acı çekmek (duymak): 1. AÄŸrı, sızı duymak. “Kazadan sonra çok acı çekti.” 2. Üzülmek, üzüntü içinde kalmak.”EÅŸini kaybedeli on yıl oldu ama o hâlâ acı çekiyor.”
Acısı içine (yüreÄŸine) çökmek (iÅŸlemek): Bir ÅŸeyin verdiÄŸi acı, üzüntü benliÄŸinde derin iz bırakmak.”Elindeki tek evi de yanıp kül olunca acısı yüreÄŸine iÅŸledi.”
Acısını çekmek: Yapılan yanlış bir iÅŸin doÄŸurduÄŸu sıkıntı ve üzüntüyü yaÅŸamak.”KestiÄŸim o aÄŸacın hâlâ acısını çekiyorum.”
Acısını çıkarmak: 1. Acılığını yok etmek.”YaÄŸda kavurarak acısını aldı.”2. Önceden uÄŸradığı maddî ve manevî zararı sonradan gidermek. 3. Öç almak.”Bir gün bana yaptıklarının acısını senden çıkaracağım.”
Acı soÄŸuk: Keskin, hoÅŸa gitmeyen, çok üşütücü soÄŸuk.”Acı soÄŸuk insanın iliklerine iÅŸliyordu.”
Acı söz: İnsanın gönlünü inciten, onuruna dokunan ağır söz.”Bu acı sözlerine kim katlanır sanıyorsun?”
Aç acına: Aç olarak, hiçbir ÅŸey yemeden.”Bu iÅŸ aç acına yapılmaz.”
Açığa çıkarılmak (alınmak): İşinden çıkarılmak, görevine son verilmek.”İşe üç gün geç geldi diye açığa alındı.”
Açığa vurmak: Gizli, saklı bir ÅŸeyi herkese duyurmak, ortaya çıkarmak.”Yıllardır içinde sakladığı sırrı mahkemede açığa vurdu.”
Açığı çıkmak: Saklamakla görevli bulunduÄŸu para, eÅŸya veya baÅŸka bir ÅŸeyin sayım sonucu eksik olduÄŸu anlaşılmak.”Kasiyerin salı günü akÅŸamı on bin lira açığı çıktı.”
Açığını bulmak: Herhangi bir iÅŸteki eksiÄŸi, hileyi veya zararı ortaya çıkarmak.”Hemen her yazısında bir açığını bulmak mümkün.”
Açık alınla: BaÅŸarı, ÅŸeref, övünç ve dürüstlükle.”Hemen her iÅŸten açık alınla çıkar onlar.”
Açık bono vermek: Bir kimseye sınırsız, istediği gibi davranma yetkisi tanımak.
Açık fikirli: Olayları, geliÅŸmeleri, yenilikleri iyi anlayıp gereÄŸi gibi karşılayan; düşündüğünü olduÄŸu gibi söyleyebilen kimse.”Bu toplumun açık fikirli insanlara duyduÄŸu ihtiyaç, bugün daha fazladır.”
Açık kalpli (yürekli): Samimî, içi temiz, içi dışı bir olan kimse.”KomÅŸumuz kadar açık kalpli bir adam görmedim.”
Açık kapı bırakmak: GerektiÄŸinde bir konuya yeniden dönebilme imkânı bırakmak, kesip atmamak, ileriyi düşünerek ılımlı davranmak.”Bu kadar kesin konuÅŸmayalım, açık kapı bırakalım da iyi düşünebilme fırsatları olsun.”
Açık konuÅŸmak: GerçeÄŸi sakınmadan, çekinmeden söylemek.”Daima açık konuÅŸan insanları severim.”
Açık saçık: GöreneÄŸe, terbiyeye aykırı derecede açık (söz, davranış, elbise).”Açık saçık fıkralar anlatmaya utanmıyor musunuz?”
Açık seçik: Çok açık, çok belirgin, ayrıntılarına kadar görülebilen.”Daha açık seçik konuÅŸ da anlayalım ne demek istediÄŸini.”
Açıkta kalmak (olmak): 1. İş ve görev bulamamak. 2. Yersiz yurtsuz kalmak. 3. kimilerinin elde ettikleri bir yarardan mahrum olmak.”Çoluk çocuk açıkta kaldılar fabrika kapanınca.”
Açıktan kazanmak: Ortaya hiçbir emek ve sermaye koymadan gelir elde etmek, para kazanmak.”Günümüz insanı açıktan kazanmayı bir kural hâline getirdi.”
Açık vermek: 1. Geliri, giderini karşılamamak.”Maaşımız yetmeyecek bu ay, galiba açıkvereceÄŸiz.”2. Ortaya çıkmaması gereken ÅŸeyi farkında olmadan belli etmek.”Dikkat et de düşmanlarına açık verme.”
Açlıktan nefesi kokmak: 1. Çok fazla yoksulluk içinde bulunmak.”Dün açlıktan nefesimkokuyordu ama bugün çok şükür karnım tok.”2. Uzun zaman bir ÅŸey yemediÄŸi anlaşılmak.
Açmaza düşmek: İçinden çıkılması oldukça güç bir durumda kalmak. “Beni bu açmazdan ancak çocuklarım kurtarır.”
Aç susuz kalmak: Çok yoksul bir duruma düşmek, fakirlikten yaÅŸayamaz hâle gelmek.”Afrika kıtasının pek çok insanı aç susuz kalmış durumda.”
Adama dönmek: HoÅŸa giden bir duruma gelmek, düzelmek.”Kapılar, pencereler boyanınca ev adama döndü.”
Adamdan saymak: DeÄŸeri olmadığı hâlde bir kimseye kıymet vermek, saygı duymak. “Seni adamdan saydım diye mi naz yapıyorsun?”
Adam etmek: 1. EÄŸitmek, yetiÅŸtirmek, belli bir seviyeye getirmek.”Sen uÄŸraÅŸ, didin, adam et, o da sırt çevirsin sana.”2. Tamir edip kullanılır hâle getirmek, bir yeri düzene sokmak.”Bu arabayı eninde sonunda adam edeceÄŸim.”
Adam evladı: İyi bir ailenin iyi yetiÅŸtirilmiÅŸ; özü, sözü doÄŸru çocuÄŸu.”Bu iyiliÄŸi ancak bir adam evladı yapabilirdi.”
Adam içine çıkmak: TopluluÄŸa karışmak, eÅŸe dosta gitmek, deÄŸerli insanların bulunduÄŸu yerlerde olmak ve onlarla görüşmek.”Adam içine çıkmayalı uzun zaman oldu.”
Adam olmak: 1. YetiÅŸip büyümek, geliÅŸmek, iÅŸ güç sahibi olmak.”Umarım o da bir gün adamolur.”2. Onarılıp iÅŸe yarar hâle gelmek.
Adam (insan) sarrafı: Tecrübesi sayesinde insanların iyisini kötüsünü çabuk anlayacak duruma gelmiÅŸ kimse. “Sen üzülme, baban insan sarrafıdır, onun ne mal olduÄŸunu kolayca anlar.”
Adam sen de (adaaaam!): Bir iÅŸin önemli olmadığını, aldırılmaması gerektiÄŸini anlatmak için söylenir.”Adam sen de, o katılmazsa katılmasın, biz birlikte oynarız.”
Adam sırasına geçmek (girmek): Toplumda kendisine daha önce deÄŸer verilmezken, artık kendisine önem ve deÄŸer verilir olmak.”Biliyorum, seni de adam sırasına geçiren paran oldu.”
A`dan Z`ye kadar: Bütünüyle, baÅŸtan aÅŸağı.”Bu sınıfın düzeni a`dan z`ye kadar bozuk.”
Adı batmak: Adı anılmaz olmak, unutulmak, sözü edilmez olmak. “Hatırlatmayın, adı batsın o adamın!”
Adı çıkmak: Kötü bir şöhret kazanmak.”Bir kere adı çıkmış, ne yapsa fayda etmiyor, kimse dinlemiyor onu.”
Adı kalmak: Bir kimse veya ÅŸey ortadan kalktıktan, öldükten sonra adı dillerde dolaşır olmak.”Birkaç yıl sonra İstanbul`da doÄŸal güzelliklerin sadece adı kalacak.”
Adı karışmak: İyi karşılanmayan bir olayla ilgisinin bulunduÄŸu, o olaya karıştığı söylenmek.”Soygun iÅŸine Ali`nin de adının karıştığı söyleniyor. DoÄŸru mu?”
Adım atmamak: Kesinlikle gitmemek, uÄŸramamak, aramamak. “Bir daha o eve adım atmamaya yeminliyim.”
Adını anmamak: Bir ÅŸeyden, bir kimseden hiç söz etmemek; unutmuÅŸ görünmek.”Evi terk eden oÄŸlunun adını anmamakta sonuna kadar kararlı.”
Adını koymak: 1. İsim vermek. “Yeni doÄŸan çocuÄŸun adını Ali koydular.”2. Bir ÅŸeyin karşılığını veya fiyatını kararlaÅŸtırmak.”Önce adını koyalım da ona göre hareket edelim.”
Adını vermek: 1. Birinin adını bildirmek. 2. Biri tarafından salık verildiÄŸini gönderildiÄŸi kimseye söylemek. “Benim adımı ver ki iÅŸlerin çabuk görülsün.”
Aforoz etmek: 1. Kilise birliÄŸinden çıkarmak. 2. Birini yakını olmaktan çıkarmak, ilgiyi kesip uzaklaÅŸtırmak, iliÅŸkileri tamamen koparmak.”Bütün köylü onu aforoz etmekte kararlı.”
Ağır aksak: Pek yavaÅŸ olarak, düzgün olmayarak.”Her zaman iÅŸleri ağır aksak yapıyorsunuz.”
Ağır basmak: 1. Ağırlığı fazla gelmek. 2. Bir iÅŸte etkili olmak, gücü üstün gelmek, istediÄŸini yaptırmak.”Politik gücü ağır basınca ihaleyi kazandı.”
Ağır baÅŸlı: Ciddî, olgun, hareketlerinde ölçülü, iÅŸlerini düşüne taşına yapan kimse.”Ağır baÅŸlı olmak insana üstün meziyetler kazandırır.”
Ağırdan almak: Bir iÅŸi yapmakta acele etmemek, yavaÅŸ davranmak, isteksiz görünmek.”Hiç sebep yokken iÅŸi ağırdan almanı bir türlü anlamıyorum.”
Ağır elli: 1. Oldukça yavaÅŸ iÅŸ yapan, çabuk yapmayan. 2. VurduÄŸu zaman çok acıtıp can yakan.”Adamın eli amma da ağırmış, ense köküm hâlâ aÄŸrıyor.”
Ağır gelmek: 1. AÄŸrına gitmek, onuruna dokunmak.”HaketmediÄŸim ÅŸu sözler öylesine ağırgeldi ki bana.”2. yapılması güç gelmek.”Bu yaÅŸtan sonra inÅŸaat iÅŸlerinde çalışmak artık ağır geliyor benim gibi ihtiyara.”
Ağır hastalık: Sonu ölümle neticelenebilecek gibi olan tehlikeli hastalık.”Ağır hastalık geçirdiÄŸi için bir türlü kendini toplayamadı ve zayıf kaldı.”
Ağır söz: KiÅŸinin gönlünü inciten, gücüne giden, onuruna dokunan, dayanılması güç söz.”SöylediÄŸin ağır sözler çocukları çok incitti.”
Ağız aramak (veya yoklamak): Öğrenilmek istenilen ÅŸeyi söyletecek yolda dil kullanmak.”AÄŸzını ara bakalım o konuda bir ÅŸey biliyor mu?”
Ağız (söz) birliÄŸi etmek: Daha önce bir konuda anlaÅŸarak aynı ÅŸeyi yapmak ya da söylemek.”Ağız birliÄŸi etmeli, hep birlikte savunmalıyız kendimizi.”
B )
Baba adam: Ağır baÅŸlı, iyi yürekli, olgun, hoÅŸgörülü, yaÅŸlıca adam.”Ne baba adammış meÄŸer, ailesinden deÄŸil, komÅŸularından bile kimseyi ihmal etmedi.”
Babası tutmak (veya babaları üstünde olmak): Çok fazla öfkelenmek, kızgınlığı her hâliyle belli olmak.”İş meselesini konuÅŸamadım, çünkü babaları üstündeydi odasına girdiÄŸimde.”
Babana rahmet: “Yaptığın iÅŸ, söylediÄŸin söz çok yerinde; Allah senden razı olsun” anlamında hoÅŸnutluk, memnunluk bildirmek için kullanılır.
Baba ocağı (evi veya yurdu): Dededen, babadan kalma ev; toprak, yurt.”Borçları yüzünden baba evini satmak zorunda kaldı.”
Babasının hayrına (mı?): Hiçbir çıkar gözetmeksizin.”Babasının hayrına mı yaptı sanıyorsun senin iÅŸini?”
BaÄŸ bozmak (baÄŸbozumu): 1. BaÄŸda son kalan ürünün toplanması. 2. Bu iÅŸlerin yapıldığı mevsim (güz), gün.”BaÄŸbozumu besmele ile baÅŸlarsa bereketli olur.”
BaÄŸrına basmak: 1. Kucaklamak, kolları ile sararak göğsüne yaslamak. 2. Birini gözetip kayırmak, koruyup yetiÅŸtirmek.”Amcası, yeÄŸenini baÄŸrına basmakta geçikmedi.”
BaÄŸrına taÅŸ basmak: UÄŸradığı zarara, felakate sesini çıkarmadan katlanmak.”Evi yıkılan Hasan baÄŸrına taÅŸ basmaktan baÅŸka bir yol bulamadı.”
BaÄŸrını delmek: İçine iÅŸlemek, pek dokunmak, dertli olmasına yol açmak.”Yurdundan kovulması, ÅŸairin baÄŸrını deldi.”
BaÄŸrı yanık: Çok acı çekmiÅŸ; dert, sıkıntı, darlık, kahır görmüş; yaslı.”Nice baÄŸrı yanık insanlar yaÅŸamış bu topraklarda.”
Bahse girmek: Görüşünde veya iddiasında haklı çıkacak tarafa bir ÅŸey verilmesini kabul eden sözlü anlaÅŸma yapmak.”Erken kalkmak konusunda onunla bahse girdik.”
Bahtı kara: Mutsuz, dertten kurtulamayan, iÅŸleri hep ters giden.”Allahım, ÅŸu bahtı kara kuluna yardım et de düzlüğe çıksın!”
Baklayı aÄŸzından çıkarmak: Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı ÅŸeyleri söylemek.”Yeter artık, çıkar aÄŸzından ÅŸu baklayı!”
Bal alacak çiçeÄŸi bilmek: Çıkar saÄŸlanacak yeri veya ÅŸeyi bulmak, bu konuda nasıl hareket edileceÄŸini bilmek.”Onun bal alacak çiçeÄŸi bilmede üstüne yoktur.”
Baldırı çıplak: İşsiz güçsüz, serseri, başı boÅŸ, ayak takımından.”Sokaklar baldırı çıplaklardan geçilmiyor.”
Bal dök (de) yala: Bir yerin çok temiz, pırıl pırıl olduÄŸunu anlatmak için kullanılır.”Odayı öyle elden geçirmiÅŸ ki bal dök de yala!”
Balgam atmak: Bir iÅŸ ya da konu üzerinde kuÅŸku uyandıracak söz söylemek.”Lütfen sus, ortaya bir balgam atıp da insanı huzursuz etme.”
Bal gibi: 1. Çok tatlı. 2. Çok iyi, adamakıllı, pekâlâ.”Bal gibi iÅŸ, daha ne duruyorsun?”
Balık etinde: Ne şişman, ne zayıf; biçimli, kilosu yerinde olan.
Balık istifi: Çok sıkışık bir durumda.”Otobüs, balık istifi gibi yerleÅŸmiÅŸ insanları zor taşıyordu.”
Balık kavaÄŸa çıkınca: GerçekleÅŸmesi mümkün olmayacak iÅŸleri anlatmak için kullanılır.”O kız, o çocukla ancak balık kavaÄŸa çıkınca evlenir.”
Balon uçurmak: İlgililerin ne diyeceklerini anlamak veya insanların telâşlanmalarını saÄŸlamak amacıyla aslı olmayan bir haber yaymak.”AskerliÄŸin kısalmasıyla ilgili bir balon uçurdu, buna sonra kendisi de inanmaya baÅŸladı.”
Balta olmak: Musallat olmak, asılmak, direnerek bir ÅŸey istemek, istediÄŸini yaptırmak için sürekli ısrar etmek.”İnsanın başına balta olan kiÅŸileri sevmek mümkün deÄŸil.”
Baltayı taÅŸa vurmak: Bilmeyerek karşısındakini kıracak söz söylemek, pot kırmak.”Baltayı taÅŸa vurunca öyle utandı ki sormayın gitsin.”
Bam teline basmak: Bir kimseyi, duyarlılık gösterdiÄŸi konuda kızdıracak söz söylemek, öfkelendirecek bir ÅŸey yapmak.”Bir insanı delirtmek mi istiyorsun? Onun bam teline basacaksın.”
Bana mısın dememek: Aldırış etmemek, ona hiçbir ÅŸey etkili olmamak.”Sırtına o kadar yük vurdular, adam yine de bana mısın demedi.”
Barut fıçısı: Her an karışıklık, kavga ve savaşın çıkacağı yer.”Nereden çıktığı belli olmayan bir ses, meydanı bir anda barut fıçısına döndürdü.”
Barut kesilmek: Çok öfkelenmek, kızmak, sinirlenmek.”ElektriÄŸi baÄŸlanmayan adam barut kesilmiÅŸ, etrafa bağırıp duruyordu.”
Basıp gitmek: Aklına koyduÄŸu ÅŸeyi yapmak amacıyla, o an bulunduÄŸu yerden kimseye danışmadan ayrılmak.”Öyle her aklına estiÄŸinde basıp gidemezsin buradan.”
Basireti baÄŸlanmak: GerçeÄŸi göremez, iyi düşünüp kavrayamaz bir duruma düşmek.”Öylece kalakaldım, ne yapacağımı bilemiyorum, basiretim baÄŸlandı âdeta.”
Baskın çıkmak: Üstünlüğünü göstermek, karşısındakini geçmek.”KoÅŸuda deÄŸil, ancak güreÅŸte baskın çıkarım ona.”
Bastığı yeri bilmemek: 1. Çok fazla sevinmek. 2. Dengesiz hareketlerde bulunmak, durumunu kontrol edememek, ÅŸaÅŸkınlıktan nerede olduÄŸunu bilememek.”EÅŸinin ölümünden sonra bastığı yeri bilmez bir adam oldu.”
Baston (kazık) yutmuÅŸ gibi: Dimdik duran, yürüyen kimsenin durumu.”Baston yutmuÅŸ gibi ortalıkta dolaşıp da asabımı bozma!”
BaÅŸa baÅŸ (gelmek): Birbirine denk, eÅŸit olmak; birlikte olmak.”Takımlar baÅŸa baÅŸ bir mücadele verdiler.”
BaÅŸa çıkarmak: 1. Bir iÅŸi bitirmek, sona erdirmek, baÅŸarmak. 2. Bir kiÅŸiye aşırı ölçüde ilgi gösterip çok şımartmak.”Ona biraz daha yüz verirsen başına çıkacak, söylediÄŸini yapmayacak.”
BaÅŸa çıkmak: Gücünün üstünlüğünü kanıtlamak, bir ÅŸeye gücü yetmek.”Onunla baÅŸa çıkabilirim, merak etme sen.”
BaÅŸa geçmek: 1. En üstün yeri almak. 2. Herhangi bir konu önemce ilk sırayı almak.”Ülkede ekonomik yolsuzluklar baÅŸa geçti.”
BaÅŸa gelmek: Kötü bir duruma uÄŸramak.”Kim demiÅŸ baÅŸa gelen çekilir diye?”
BaÅŸa güreÅŸmek: 1. YaÄŸlı güreÅŸte baÅŸpehlivanlık için güreÅŸmek. 2. En üstün sonucu almak için mücadele etmek, yarışmada birinciliÄŸi almak için uÄŸraÅŸmak.”Takımımız öteden beri baÅŸa güreÅŸir.”
BaÅŸ aÄŸrısı: Varlığı tedirginlik verici ÅŸey, rahatsız edici kimse.”Sen ne baÅŸ aÄŸrısı bir adammışsın meÄŸer!”
BaÅŸ aÄŸrıtmak: Yerli yersiz konuÅŸarak, gereksiz sözler söyleyerek, çok konuÅŸarak birisini rahatsız etmek.”BaÅŸ aÄŸrıtmakta üstüne yoktur senin.”
BaÅŸa (başına) kakmak: Yapılan iyiliÄŸi yüzüne vurarak birisini üzmek, incitmek.”Üç kuruÅŸ verdi, üç gün geçmeden başına kaktı.”
BaÅŸ alamamak: Çok uÄŸraÅŸtıran bir konudan kurtulup da vakit ve fırsat bulamamak.”Åžu çocuklarla uÄŸraÅŸmaktan baÅŸ alamıyorum ki sana geleyim.”
C Ç )
Cadı kazanı: Fesadın ve dedikodunun çok olduÄŸu, herkesin birbirine düştüğü, türlü düşmanlıkların kaynaÅŸtığı, hile ve düzenlerin kurulduÄŸu yer.”Mahalle bir anda cadı kazanı gibi kaynamaya baÅŸladı.”
Caka satmak: Çalım satmak, gösteriÅŸ yapmak.”Caka satmayı bırak da iÅŸine bak.”
Cambul cumbul: Pek sulu, suyu bol (yemek için).”Yemek cambul cumbuldu ama lezzetli olmuÅŸtu.”
Cana can katmak: İnsanda yaÅŸama sevincini artırmak; insana neÅŸe, heves ve iç gücü vermek.”Ah o cana can katan yaylaya bir daha çıkabilsem.”
Can alacak yer (nokta): Bir ÅŸeyin en önemli yeri, en temelli noktası.”Meselenin can alıcı noktasına bir türlü ulaÅŸamadık.”
Cana minnet (bilmek): İhtiyacı olduÄŸu hâlde arayıp da bulamadığı ÅŸeylerden saymak.”Yalnızca su mu? Canıma minnet, çabuk ver.”
Can atmak: Herhangi bir ÅŸeye sahip olmayı, ya da herhangi bir ÅŸeye eriÅŸmeyi çok istemek.”Top oynamaya can atıyordu.”
Can borcunu ödemek: Ölmek.”Beni korkutamazsın, bir can borcum var, onu da öder kurtulurum.”
Cana yakın: Sevimli, sokulgan, insana pek sıcak davranan.”Ne cana yakın bir insanmış meÄŸer.”
Can baÅŸ üstüne: İstenilen, arzu edilen ÅŸeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatır.”Can baÅŸ üstüne efendim, kasabaya varınca onu hemen göreceÄŸim.”
Can çekiÅŸmek: Ölmek üzere bulunmak.”Yanına vardığımızda hayvan can çekiÅŸiyordu.”
Can damarı: Bir ÅŸeyin en önemli noktası, en mühim unsuru; bir ÅŸeyin yaÅŸaması için en önemli araç.”Babam evin can damarıdır.”
Can damarına basmak: Bir iÅŸin en önemli noktası üzerinde durmak, ya da bir ÅŸeyin en duyarlı noktasını açığa çıkarmak.”Adamın en sonunda can damarına bastılar, zararı da kendileri gördüler.”
Can dayanmamak: Bir acı, üzüntü, sıkıntı ve istek karşısında direnme gücü kalmamak; dayanıklılığı yitirmek.”Yıllarca uÄŸraşıp didinip yaptığı ev bir anda kül oldu, buna can mı dayanırdı?”
Can düşmanı: Öldürmeyi bile düşünen, aşırı kin ve düşmanlık besleyen, dost olmayan.”Can düşmanları etrafında cirit atıyorlardı.”
Can evi: 1. Yürek. 2. En duyarlı bölge.”Onları can evlerinden vurmaya yemin etti.”
Can evinden vurmak: En etkileyici, en can alıcı yönden saldırmak; bir daha yaÅŸama imkânı kalmayacak ÅŸekilde vurmak.”Onları can evinden vurmalıyız ki bir daha bellerini doÄŸrultamasınlar.”
Can havli ile: Ölüm korkusundan kaynaklanan güçlü bir tepkiyle (bir eylem yapmak).”Silâh sesini duyunca can havli ile yerinden fırladı.”
Canı burnuna gelmek: Bir ÅŸey yaparken çok zorluk çekmek, bunalmak.”Kömürü taşıdım ama canım da burnuma geldi.”
Canı (gönlü) çekmek: Bir ÅŸeyi istemek, istek duymak, çok arzulamak.”Åžimdi o yeÅŸil eriklerden olsa da yesek, öyle de canım çekti ki.”
Canı çıkmak: 1. Ölmek. 2. Çok yorulmak. 3. Çok yıpranmak.”Onu razı edinceye kadar canım çıktı.”
Canı gitmek: Önem ve deÄŸer verdiÄŸi, beÄŸendiÄŸi bir ÅŸeye zarar gelecek diye çok korkmak, kaygılanmak.”Araba çizilecek diye canı gidiyor.”
Canına deÄŸmek: 1. Çok hoÅŸlanmak, yararına yapılan iÅŸten ötürü çok sevinmek. 2. Ruhu ÅŸad olmak.”Büyükannenin canına deÄŸsin, ikramın bizi oldukça sevindirdi”
Canına kıymak: 1. İntihar etmek, kendini öldürmek. 2. Acımadan öldürmek. 3. Kendini yoracak, yıpratacak kadar iÅŸ görmek.”KomÅŸunun kızı canına kıymış.”
Canına okumak: 1. Bir kimseye büyük bir zarar vermek, kötülük etmek. 2. İyi bir ÅŸeyi kötü hâle getirmek, heder etmek, harcamak.”Yeni aldığım oyuncağın canına okudu bir günde.”
Canına tak demek: Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz duruma gelmek.”Canıma tak dedi artık, ya yaptıklarına son verirsin ya da burayı terkedersin!”
Canına yandığım (yandığımın): Kimi zaman sevgi ve hayranlık, kimi zaman da kızgınlık ve öfke gibi duyguları anlatmak için kullanılır.”Canına yandığımın adamı, bizi saatlerce bekletti bu soÄŸukta.”
Canına yetmek: Bezmek, bıkmak, bir zorluÄŸa dayanamayacak duruma gelmek.”Canıma yetti artık bu iÅŸi yapmayacağım.”
Canından bezmek: ÇektiÄŸi sıkıntılar yüzünden içinde olduÄŸu hayatı artık istemeyecek bir duruma gelmek.”Ne yapayım böyle hayatı, beni canımdan bezdirdi!”
Canını almak: Öldürmek.”Allah canını alsın da kurtulalım senden!”
Canını bağışlamak: ÖldürebileceÄŸi bir kiÅŸiyi öldürmekten vazgeçmek.”Ona kıyamadı ve canını bağışladı.”
Canını diÅŸine takmak: Büyük sıkıntıları, tehlikeleri göze alarak bir iÅŸi baÅŸarmaya çalışmak.”Canını diÅŸine takıp koca kayayı parçalamaya devam etti.”
Canını sokakta bulmak: SaÄŸlığını koruması, kendini yıpratmaması ve tedbir alması gerektiÄŸini anlatmak için kullanılır.”Biraz soluk almama izin ver. Ben canımı sokakta bulmadım.”
Canının içine sokacağı gelmek: Birine karşı büyük ölçüde sevgi duymak, birinden çok hoÅŸlanmak.”Öyle ki o yavrucağı canımın içine sokacağım geliyor!”
Canını vermek: 1. Hiçbir ÅŸey esirgememek. 2. Bir ÅŸey uÄŸrunda en deÄŸerli varlığını feda etmeye, hatta ölmeye hazır olmak. 3. Bir ÅŸeye aşırı ölçüde düşkün olmak.”Vatan uÄŸruna kim can vermez ki?”
Canını yakmak: 1. Fizikî acı vermek. 2. Bir kimseyi zarara ya da sıkıntıya sokmak; üzmek, kaygılandırmak.”Lütfen canını yakma çocuÄŸun.”
Canı tatlı: Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanmayan.”Öyle de canı tatlı ki ne zaman bir ÅŸey taşınacak olsa bir bahane bulup ortadan kayboluyor.”
Canı tez: Sabırsız, beklemeye tahammülü olmayan, ivecen.”Bekle de gör, ne canı tez adamsın sen öyle!”
Canı yanmak: 1. Fizikî bir acı duymak. 2. Bir iÅŸte zarar görmek, manevî bir üzüntü duymak.”Canını yakmadan ver o elindekini bana!”
Can kalmamak: Gücü, kuvveti kesilmek; bitkin bir duruma düşmek.”Daha fazla yürüyemeyeceÄŸim, can kalmadı bende, siz gidedurun.”
Can kaygısına düşmek: Her ÅŸeyi bırakıp, içine düştüğü tehlikeden varlığını kurtarma ve koruma çabasında olmak.”Ortalık birbirine girip silâhlar patlamaya baÅŸlayınca can kaygısına düştü zavallı kadın.”
Can kulağıyla dinlemek: Kendini vererek, büyük bir dikkatle dinlemek.”Babasının söylediklerini can kulağıyla dinlemeye baÅŸladı.”
Canla baÅŸla: Seve seve, her türlü zorluÄŸa göğüs gererek, var gücüyle, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak.”Hepsi canla baÅŸla çalıştı.”
Canlı cenaze: Çok zayıf, güçsüz, zayıflıktan kemikleri çıkmış kimse.”Adam canlı cenaze gibiydi.”
Canlı yayın: KiÅŸilerin ses ve davranışlarını o anda ve doÄŸrudan doÄŸruya veren radyo ve televizyon yayını.”Parti temsilcileri bu akÅŸam televizyonda canlı yayında tartışacaklar.”
Can pazarı: Herkesin kendi canının kaygusuna düştüğü ve kendi canını kurtarmaya çalıştığı tehlikeli bir durum, yer.”Ortalık toz dumandı; haykırışlar, inlemeler ortalığı çınlatıyordu; insanlar can pazarının tam ortasındaydılar.”
Can saÄŸlığı: Esenlik, kiÅŸinin saÄŸlıklı olması.”Ne demeli canım kardeÅŸim, inan bundan ötesi can saÄŸlığı.”
Can sıkıntısı: Yapılacak iÅŸ ve bir ÅŸeyle oyalanma imkânı bulamamaktan duyulan tedirginlik, içine düşülen bunalım.”Bütün gün evde oturuyor, can sıkıntısından ne yapacağımı bilemiyordum.”
Can vermek: 1. Ölmek. 2. Ruha güç vermek, yaÅŸar duruma getirmek. 3. Bir ÅŸeyi çok ister olmak.”Adam bir kurÅŸunda can verdi.”
Can yakmak: 1. Üzmek, acı vermek. 2. Zulmetmek, eziyet etmek. 3. Bir kimseyi büyük zarar ve ziyana sokmak.”Åžu hareketlerinle canımı yakıyorsun.”
D )
DaÄŸa çıkmak: Hükümete, kanunlara karşı gelerek daÄŸlara çekilmek, buralarda eÅŸkıyalık etmek.”Düğünü basanlar daÄŸa çıkmışlar.”
DaÄŸa kaldırmak: Herhangi bir sebepten ötürü birini zorla daÄŸa veya ıssız bir yere götürüp orada alıkoymak.”EÅŸkıyalar, karakol komutanının oÄŸlunu daÄŸa kaldırmışlar; ne istedikleri henüz belli deÄŸil.”
DaÄŸarcığına atmak: Yeni bilgilerini, eski bilgilerine katmak; yeni bilgileri zihnine yerleÅŸtirmek.”ÖğrendiÄŸi her yeni bilgiyi daÄŸarcığına atmayı ihmal etmedi.”
DaÄŸdan gelip baÄŸdakini kovmak: Daha sonradan geldiÄŸi bir yere ya da karıştığı bir iÅŸte eskiden beri bulunan bir kiÅŸinin yerini almaya çalışmak.”Åžu densize bak hele, daÄŸdan gelip baÄŸdakini kovuyor!”
Dağ doğura doğura fare doğurdu: Önemli gibi görünen şeylerden önemsiz bir sonuç çıkması durumunda söylenir.
DaÄŸlara düşmek: Sıkıntı, üzüntü sebebiyle insanlardan kaçıp ıssız yerlerde yaÅŸar olmak.”Annesinin ölümünden sonra daÄŸlara düştü.”
DaÄŸları devirmek: Çok büyük güçlüklerin altından kalkmak, ağır iÅŸleri baÅŸarmak.”O, daÄŸları devirir bir adamdır.”
Dalavere çevirmek: Yalan, dolan ve hile ile kötü bir iÅŸ yapmak; düzen kurarak gizlice baÅŸkasını aldatmak.”Yine bir dalavere çevirmesin bu adam!”
Dal budak salmak: 1. Karmaşık biçimde yayılıp geniÅŸlemek. 2. Soy ya da dostluk yönünden geniÅŸleyip yayılmak.”Bu mesele daha fazla dal budak salmadan hemen halledilmeli.”
Daldan dala konmak: Çok sık, düşünce ya da konu deÄŸiÅŸtirmek.”Daldan dala konmayı bırak da bir iÅŸe sarıl artık.”
Dalına basmak: Hiç hoÅŸlanmadığı ÅŸeyleri yaparak birisini öfkelendirmek.”Dalıma basıp da beni çileden çıkarma lütfen!”
Dallanıp budaklanmak: GeniÅŸleyip yayılmak, gittikçe büyüyerek karışık bir durum almak.”İşi dallandırıp budaklandırmada üstüne yok hani!”
Damdan düşer gibi: Aniden, yersiz olarak (söz söylemek).”Damdan düşer gibi söz söyleyince ortalık birbirine girdi.”
Damgasını vurmak: Biri hakkında kötü bir yargıya varmak.”Allah`tan korkmazsan ona hırsızlık damgasını vur da rezil olsun.”
Damokles`in kılıcı: KiÅŸiyi korku ve baskı altında tutan büyük ceza tehdidi.”Damokles`in kılıcı gibi başımda dikilip durma öyle!”
Dananın kuyruÄŸu kopmak: Olay patlak vermek, beklenen ve korkulan sonucun gerçekleÅŸmesi.”Dananın kuyruÄŸu bu gece kopacak, inÅŸallah hayır demezler.”
Danışıklı dövüş: Åžike; önceden aralarında bir anlaÅŸma olduÄŸu hâlde, sanki böyle bir anlaÅŸma yokmuÅŸ gibi davranarak baÅŸkalarını aldatmak.”Danışıklı dövüş insanların mertlik anlayışını tamamen öldürdü.”
Dara düşmek: 1. Paraca sıkıntıya uÄŸramak. 2. Sıkıntılı, tehlikeli bir durumla karşılaÅŸmak.”İyice dara düştük, geçinmekte güçlük çekiyoruz.”
Dara getirmek: Aceleye getirmek, gerektiÄŸi gibi zaman ayıramamak.”Biraz erken kalkalım da dara getirmeden yapalım iÅŸi, güzel olsun.”
Dar boÄŸaz: Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen, geçici kabul edilip sonunda ferahlık umulan durum.”Evel Allah bu dar boÄŸazı da aÅŸacağız.”
Dar hayat: Sıkıntılar, güçlükler, zorluklar içinde sürdürülen hayat.
Darda kalmak: 1. Zor duruma düşmek. 2. Paraca sıkıntı çekmek.”Öğretmeninin karşısında darda kalmak istemeyen Ahmet, ödevini yapmayı hiç ihmal etmezdi.”
Dar gelirli: Geçim sıkıntısı çeken, kazancı normal olarak geçimini saÄŸlamaya yetmeyen.”Dar gelirli ailelerin çocuklarının çoÄŸu okulu yarıda bırakmak zorunda kalıyorlar.”
Darısı (dostlar) başına: “KavuÅŸtuÄŸum baÅŸarı ve mutluluÄŸa tüm dostlarımın da kavuÅŸmasını isterim” anlamında kullanılır.
Dar kafalı: Anlayışı, kavrayışı az; yeniliklere açık olmayan.”Dar kafalı insanlarla anlaÅŸmak oldukça zordur.”
Davul çalmak: Bir ÅŸeyi herkesin duyabileceÄŸi biçimde ortalığa yaymak.”Davul çalıp bizi elâleme rezil etti.”
Defe (tefe) koymak: Dedikodusunu yapmak, kınayan bir dille baÅŸkalarına anlatmak, alaya almak.”Sakın söyleme, yoksa bizi defe koyarlar.”
Defterden silmek: İliÅŸkisini kesmek, yok saymak, adını anmaz olmak, unutmak.”Ali`yi defterden iyice sildim.”
Defteri dürülmek: 1. İşine son verilerek bir yerden uzaklaÅŸtırılmak. 2. Ölmek ya da öldürülmek.”Onun da defterini dürecekler yakında.
Defteri kapamak: İlgiyi kesmek, uÄŸraÅŸmaz olmak, söz konusu iÅŸi yapmaz olmak. “O defteri kapadık biz, artık soru sormayın.
Deli divane olmak: Bir ÅŸeyi, bir kimseyi aşırı derecede sevmek, ona tutkun olmak.”Delikanlı o kız için deli divane oluyordu.”
Deli fiÅŸek: Atak, deliÅŸmen, delice iÅŸler yapan, şımarık.”Bırak artık ÅŸu deli fiÅŸek adamla arkadaÅŸlık etmeyi.”
Deliksiz uyku: Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyunulan uyku.”Bu gece deliksiz bir uyku çekip yorgunluÄŸumu atmak istiyorum.”
Demir atmak: 1. Çapasını denize atmak. 2. Bir yerde uzun süre kalmak.”Gemiler fırtına baÅŸlayınca koya girip demir attılar.”
Dem tutmak: Bir çalgıya, bir başka çalgı veya sesle eşlik etmek.
Denizden çıkmış balığa dönmek: Yeni bir iÅŸe, ortama, duruma alışmakta zorluk çekmek.”Eski iÅŸinden ayrılıp, yeni iÅŸine baÅŸlayınca denizden çıkmış balığa dönmüştü.”
Derdine düşmek: Yapılması gereken bir ÅŸeyi gerçekleÅŸtirmenin yollarını aramak.”Sana ne ki o iÅŸin derdine düştün?”
Dert ortağı: 1. Aynı derdin, sıkıntının içinde bulunanlardan her biri. 2. Bir kimsenin derdini paylaÅŸtığı, anlattığı yakın dostu.”Onlar yıllar yılı birbirlerinin dert ortağı olarak yaÅŸamışlardı.”
Destan olmak: Yaptığı (kötü) bir iÅŸten dolayı şöhreti yayılmak.”Karısına bağırdı diye annesini kapıya attı, bütün civar köylere destan oldu.”
Devede kulak: Bütüne göre çok ufak bir parça.”Onun yaptığı iÅŸ devede kulak kalır.”
Deve kini: Bitmeyen, geçmeyen, unutulmayan büyük kin.”Tam anlamıyla bir deve kini besliyordu komÅŸusuna karşı.”
Deveye hendek atlatmak: Birisine yapılması çok zor, hemen hemen yapamayacağı bir iÅŸi yaptırmaya çalışmak.”Senin yaptığın deveye hendek atlatmak, bırak ÅŸu garibin yakasını.”
Devlet kuşu: Umulmadık, iyi talih; zenginlik, mutluluk getiren talih.
Dışı eli (seni) yakar, içi beni: “Dıştan görünüşü, herkesi imrendirecek kadar güzel ama içyüzü elveriÅŸsiz, kötü, sahibini üzücü” anlamında kullanılır.”Ah bir bilseler iÅŸin iç yüzünü, dışı eli yakar, içi beni.”
Diken üstünde oturmak: Bir yerde tedirginlik duymak, her an kalkmak durumunu belirtir olmak, huzursuz olmak.”İnan, diken üstünde oturuyorum ÅŸurada.”
Dikine gitmek: İnatçılık etmek, bildiÄŸini yapmaya çalışmak, kimsenin uyarısına kulak asmamak.”Biraz daha dikine giderse başına büyük bir belâ gelecek bu çocuÄŸun.”
DikiÅŸ tutturamamak: Bir yerde, bir iÅŸte bir sebepten ötürü baÅŸarı saÄŸlayamayıp uzun süre kalmamak.”Bir ÅŸeyde dikiÅŸ tutturamadı, ÅŸimdi boÅŸta gezip duruyor.”
Dikiz etmek: Bir yeri, olayı, birinin hareketlerini gizlice ve gözünü ayırmadan dikkatlice izlemek.
Dilden dile dolaÅŸmak: Her yerde, pek çok kimse tarafından bahis konusu olmak.”Ata sözleri dilden dile dolaÅŸarak günümüze kadar geldi.”
Dil dökmek: Kandırmak, inandırmak ya da yararlanmak için tatlı sözler söylemek.”PeÅŸine düşen çocuÄŸu ne kadar dil döktüyse de evde kalmaya razı edemedi.”
Dil ebesi: Çok fazla ve esprili konuÅŸan.”Dil ebesi bir adam o, sen onunla baÅŸa çıkamazsın.”
Dile (dillere) düşmek: Hakkında dedikodu yapılmak.”Allah kimseyi dile düşürmesin, kadıncağız sokaÄŸa çıkamaz oldu.”
Dile gelmek: 1. KonuÅŸma yeteneÄŸi yokken konuÅŸmak, dillenmek. 2. Dile düşmek.”Dile geldi daÄŸlar, avuttu onu!”
Dile getirmek: 1. Bir meseleyi belirtmek, ortaya atmak, anlatmak, açıklamak. 2. Birini konuÅŸturmak.”Hiç umulmadık bir anda konuyu dile getirdi, hepimizin anlamasını saÄŸladı.”
Dile kolay: Söylenmesi kolay ama yapılması ortaya konması ya da katlanılması çok güç.”Evet, dile kolay, haydi yap da görelim.”
Dili açılmak: Herhangi bir sebepten dolayı konuÅŸamayan kimse, birden konuÅŸmaya baÅŸlamış olmak.”Dili açıldı çok şükür!”
Dili dolaÅŸmak: Heyecan, korku ya da bir hastalık sebebiyle söyleyeceÄŸini ÅŸaşırmak, karıştırmak, açık olarak ifade edememek.”Babasını aniden karşısında görünce dili dolaÅŸtı, kekelemeye baÅŸladı.”
E F )
Ecel aman verirse: Ölmezsem, ömür yeterse.”Ecel aman verirse torunumu da görürüm.”
Ecel teri dökmek: Çok korkmak, heyecan içinde bulunup terlemek, korku ve bunalım içinde olmak.”Köprüden geçerken ecel terleri döktüler.”
Eceli gelmek: Ölmek, sonu gelmek, yok oluÅŸ vakti gelmek.”Herkesin eceli gelecek ve bu dünyadan göçecek.”
Eceline susamak: Ölümüne yol açacak kadar tehlikeli iÅŸlere giriÅŸmek.”Bırak o silâhı elinden, eceline mi susadın sen?”
EciÅŸ bücüş: Çarpuk çurpuk, eÄŸri büğrü, düzgün yanı olmayan, çirkin bir biçim almış bulunan.”EciÅŸ bücüş bir yazıyla karşılaşınca ÅŸaşırdı.”
Edebiyat yapmak: Bir iÅŸe yaramayan, konuyu açıklamaya yetmeyen, gerçeÄŸi yansıtmayan süslü, parlak ve gereksiz sözler söylemek.”Edebiyat yapmaya amma da meraklı bir insanmış.”
Efkâr dağıtmak: Sıkıntıyı gidermek, üzüntüyü yok etmeye çalışmak.”Sahile efkâr dağıtmak için inmiÅŸ olmalı.”
EÄŸri (gözle) bakmak: Kötü düşünce besleyerek bakmak.”O, hiç kimseye eÄŸri gözle bakmazdı.”
EkmeÄŸinden etmek: İşinden çıkarmak veya atmak.”Adamı durup dururken ekmeÄŸinden ettiler.”
EkmeÄŸine yaÄŸ sürmek: Birinin yararına göre eylemde bulunmak, istemese de birinin iÅŸine yarayacak biçimde hareket etmek.”O iÅŸi bana vermemekle yabancıların ekmeÄŸine yaÄŸ sürdün sen.”
EkmeÄŸini kazanmak: Geçimini temin edecek, ihtiyaçlarını karşılayacak parayı kazanmak.”Kaygılanma, ekmeÄŸini kazanmasını bilir o.”
EkmeÄŸini taÅŸtan çıkarmak: En zor iÅŸleri bile yapıp geçimini saÄŸlayacak beceriklikte olmak, her türlü iÅŸi yapmak.”EkmeÄŸini taÅŸtan çıkaran insanların arasına katılmakta gecikmedi.”
Ekmek elden su gölden: Kendisi kazanmayıp başkalarının kazancı ile geçinen kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Ekmek kapısı: Çalışıp para kazanılan, geçim saÄŸlayan iÅŸ yeri.”O dükkân benim ekmek kapım, asla satmam, satamam onu!”
Ekmek parası: Kazanç, geçinmek için kazanılan para.”Ekmek parası kolay kolay kazanılmıyor.”
Eksik gedik: Ufak tefek ihtiyaçlar.”İkramiye ile eksiÄŸi gediÄŸi kapadılar.”
EkÅŸi yüz: Somurtkan, asık yüz.”Onun ekÅŸi yüz göstermeye hakkı yoktu.”
El açmak: 1. Dilenmek. 2. BaÅŸkasının yardımını almak için yalvarmak.”İhtiyarlayıp da el açacağı hiç aklına gelmemiÅŸti.”
El altından: Kimsenin haberi olmadan, gizlice.”Parayı el altından verdi.”
El atmak: 1. Bir iÅŸe giriÅŸmek. 2. Birisinin iÅŸine karışmak.”Üstüne vazife olmayan iÅŸe el atma sakın!..”
El ayak çekilmek: Ortalıkta kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleÅŸmek.”Bu iÅŸ ancak el ayak çekildikten sonra yapılır.”
El basmak: Yemin etmek, kutsal bir ÅŸey üzerine el koyarak ant içmek.”Kur`ân`a el basarım ki bu iÅŸi ben yapmadım.”
El çabukluÄŸu: 1. Bir iÅŸi çok çabuk yapabilme ustalığı. 2. Hilesini kimseye sezdirmeyecek biçimde yapabilme.”Adamın cebinden el çabukluÄŸu ile cüzdanı çekiverdi.”
Elde avuçta bir ÅŸey kalmamak: Parasını, malını, tüm varlığını harcayıp bitirmiÅŸ olmak.”Elde avuçta bir ÅŸey kalmayınca ne yapacağını ÅŸaşırdı.”
Elde etmek: 1. Bir ÅŸeye sahip olmak. 2. Bir kimseyi kendi yanına çekmek.”Onun gibi dürüstleri elde edemezsin, boÅŸuna uÄŸraÅŸma.”
Elde kalmak: 1. Bir malın satılmayıp geride kalan kısmı. 2. Harcanandan arta kalmış olmak.”Åžu kasadaki üzümler elde kaldı.”
Elden ayaktan düşmek (veya kesilmek): YaÅŸlılık, hastalık sebebiyle iÅŸ yapamaz, yürüyemez, kendi iÅŸini göremez duruma gelmek.”Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin.”
Elden çıkmak: Malı olmaktan çıkmak.”O arsa elden çıktığı için üzüldüm.”
Elden düşme: Az kullanılmış.”Elden düşme bir araba aldı.”
Elden ele dolaÅŸmak: Pek çok kiÅŸi tarafından kullanılmak, bir çok sahip eline geçmek.”Elden ele dolaÅŸan atı nihayet geri almayı baÅŸardı.”
Elden geçirmek: Eksiklikleri düzeltmek, onarmak; denetlemek için pek çok ÅŸeyi ele alıp yoklamak, gözden geçirmek.”Yaptığın iÅŸi bir daha elden geçir.”
G )
Gafil avlanmak: Hiç beklenmedik bir sırada yakalanmak, habersiz ve hazırlıksız olduÄŸu sırada zor duruma düşürülmek.”Ben gafil avlanacak bir insan deÄŸildim ama oldu bir kere.”
Gaflet basmak: Uykusu gelmek.”Siz konuÅŸurken beni bir gaflet bastı ki hiç sorma, sizin konuÅŸtuklarınızı anladım diyemem.”
Gam yememek: Kaygılanmamak, tasa etmemek, üzülmemek.”Seni bir kez daha gördüm ya, artık gam yemem.”
Gani gönüllü: Cömert, eli bol, vermekten kaçınmayan.”Gani gönüllü insanlara artık günümüzde pek rastlanmıyor.”
Gâvur etmek: BoÅŸuna harcamak, iÅŸe yaramaz duruma getirmek, yerinde harcamamak.”Onca parayı bu eve verip gâvur etti.”
Gâvur inadı: Yok edilemeyen, önüne geçilemeyen, yumuÅŸatılamayan inat.”Adamın yine gâvur inadı tuttu, gelmem deyip duruyor.”
Gazel okumak: 1. Gazel söylemek. 2. Kandırmak ve oyalamak için boÅŸ sözler söylemek.”BoÅŸuna gazel okuma, kandıramazsın beni!”
Gece kuÅŸu: Geceleri gezip dolaÅŸan, bunu huy edinen kimse.”Bizim oÄŸlan iyice gece kuÅŸu oldu.”
Geceyi gündüze katmak: Ara vermeden, devamlı çalışmak; büyük çaba göstermek.”Geceyi gündüze katıp çalıştık ve bu evi yaptık.”
Geçer akçe: Herkesçe aranılan, beÄŸenilen, deÄŸerli (ÅŸey).”Elimizdeki tek geçer akçemiz ÅŸu arabadır.”
Geçimini saÄŸlamak: YaÅŸamak için gerekli olanı elde etmek.”Geçimini saÄŸlamak için hemen her yola baÅŸvurdu.”
Geçmişini karıştırmak: Birinin ölmüşlerini yermek veya onlara sövmek.
Geçti Bor`un pazarı (sür eÅŸeÄŸini NiÄŸde`ye): “İş iÅŸten geçti artık, fırsatı kaçırdın” anlamında kullanılır.
Gel gelelim: “Fakat, ama, ancak” ve “Ne çare ki..” anlamlarında kullanılır.”Gel gelelim onlara, daha teklifimizi kabul etmediler.”
Gelip çatmak: Vakti gelmek, kaçınılmaz olmak, çok yakında olmak.”Ödeme gününün gelip çatacağını hiç düşünmedin mi?”
Gel keyfim gel: Bir durumdan duyulan memnunluk, işlerin yolunda gitmesi anlatılır.
Gel zaman git zaman: Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra.”Gel zaman git zaman bu ikisi beraberce yaptılar bu evi.”
Gemi azıya almak: 1. Söz dinlemez olmak. 2. At, gemi azıları arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkmak ve kendi istediğince koşmak.
GeniÅŸ gönüllü: Heyecan ve telâş göstermeyen, merak etmeyen, olayları hoÅŸ karşılayan.”GeniÅŸ gönüllü olmak benim için o kadar kolay deÄŸil.”
Geri basmak: Geri geri gitmek.”Heyecanlanınca geri basmaya baÅŸladı.”
Geri çekilmek: 1. Kaçmak, bulunduÄŸu yerden arka arkaya doÄŸru gitmek. 2. Karıştığı bir iÅŸi sürdürmekten ya da sürdürenler arasında bulunmaktan vazgeçmek.”Düşmanın çokluÄŸu karşısında geri çekilmekten baÅŸka çaremiz kalmamıştı.”
Geri çevirmek: 1. İade etmek, geldiÄŸi yere göndermek, kabul etmemek.”Ona aldığım hediyeyi rüşvettir diye geri çevirdi.”
Geri durmamak: Bir iÅŸe girmekten kaçınmamak, o iÅŸe giriÅŸmek.”Ona bu iÅŸi yapmaktan geri durmamasını söyle, sonunda baÅŸaracaktır.”
Geri hizmet: 1. Ordunun çeÅŸitli gereksinimleri ile ilgili iÅŸlerin tümü. 2. EtkinliÄŸi ikinci dereceden sayılan, kolay görev.”Senin bu savaÅŸta, geri hizmette bulunacağını söylediler bana.”
Geri kafalı: Yenilikleri kabul etmeyen, bağnaz, kafası hurafelerle dolu.
Gıcık tutmak: Bir süre boÄŸaz gıcıklanmasına yakalanmak, konuÅŸamamak.”Gıcık tuttuÄŸu için konuÅŸmasını yarıda kesmek zorunda kaldı.”
Gıcık vermek: 1. Birini kızdırıp sinirlendirmek. 2. BoÄŸazı yakıp kaşındırarak öksürmeye yol açmak.”Gıcık veren bu tatlıyı yiyemiyorum.”
Gık dememek: Hiç sesini çıkarmamak, yakınmamak, karşı çıkmamak.”Bütün hepsi üzerine yürüdü ama o gık demedi.”
Gına gelmek: Usanmak, bıkmak.”Bu iÅŸten gına geldi artık.”
Gırla gitmek: 1. Bol bol ortaya dökülüp harcanmak. 2. Uzun sürmek.
Gırtlağına kadar borca girmek: Pek çok, ödenmesi zor olacak ÅŸekilde borçlanmak.”Nasıl gülerim, gırtlağıma kadar borca girdim.”
Gırtlak gırtlaÄŸa gelmek: Kıyasıya dövüşmek ya da dövecek hâle gelmek.”KomÅŸumla gırtlak gırtlaÄŸa gelecektik az kalsın.”
GidiÅŸ o gidiÅŸ: “Gitti ve kendisinden bir daha haber alınamadı” anlamında kullanılır.
GöbeÄŸi çatlamak: Birçok güçlükleri yenmek için çok uÄŸraÅŸmak, pek çok çaba sarf etmek.”Onu razı edeceÄŸim diye göbeÄŸim çatladı.”
Göbek adı: Yeni doÄŸan çocuÄŸun göbeÄŸi kesilirken konulan ad.”Senin göbek adın nedir?”
Göğsü kabarmak: İftihar etmek, övünç duymak.”Senin baÅŸarılarınla göğsüm kabarıyor oÄŸlum.”
Göğüs geçirmek: Üzüntülü bir ÅŸekilde soluk almak, içini çekmek.”Eski hatıraları gözünde canlanınca derin derin göğüs geçirdi.”
Göğüs germek: Bir zorluÄŸa dayanmak, karşı koymak.”Bu güne birçok zorluklara göğüs gererek geldik.”
Göklere çıkarmak: Aşırı ölçüde övmek.”Adamı bu basit iÅŸ için göklere çıkartıp şımarttıkça şımarttılar.”
H )
Ha Hoca Ali, ha Ali Hoca: Farklı gibi gösterilen iki ÅŸeyin, gerçekte hiçbir deÄŸiÅŸikliÄŸi yoktur, “ikisi de birdir” anlamında kullanılır.
Ha babam (ha): 1. Devamlı olarak, hiç durmadan. 2. Karşısındakinin çabasını, gayretini artırmak için kullanılır.”Ha babam ha, az kaldı, bitireceÄŸiz iÅŸi.”
Habbeyi kubbe yapmak: Önemsiz, küçük bir ÅŸeyi büyütüp mesele çıkarmak.”Söyle ona, habbeyi kubbe yapıp durmasın, ne olmuÅŸ çocuk biraz geç kalmış da!”
Haber uçurmak: Çabucak, gizlice haber göndermek.”Hemen haber uçurun köye, kaymakam bu gece misafir olacakmış!”
Ha bire: Durmadan, arka arkaya, sürekli olarak, ara vermeden.”Tarlada bir adam ha bire çalışıyordu.”
Hacet kalmamak: GereÄŸi olmamak, lüzumu kalmamak.”Seni çağırmaya hacet kalmadı.”
Hacı aÄŸa: Özellikle büyük kentlerde gereksiz yere çok para harcayan, taÅŸralı bilgisiz zengin.”Ne bu israf! Hacı aÄŸa mısın sen?”
Haddine mi düşmüş!: “Onun bunu yapmaya yetkisi yoktur; böyle bir iÅŸe nasıl, hangi yetenekle giriÅŸir? Bu iÅŸi yapması imkânsızdır” anlamında kullanılır.”Haddine mi düşmüş ki ona söz söyleyebilsin.”
Haddini bildirmek: Yetkisi dışındaki iÅŸlere karıştığı için sert bir karşılık vererek onu cezalandırmak, yola getirmek, uslandırmak, yetki sınırını bildirmek.”Haddini bildirin ÅŸu serseme de bir daha onun bunun malına el uzatmasın.”
Haddini bilmek: Kendi deÄŸer ve yeteneÄŸini bilmek, üstün görmemek, kendi yapabileceÄŸi ÅŸeylerin ötesine geçmemek.”Merak etme sen, o haddini bilen bir çocuktur.”
Haddi zatında: Aslında.”Haddi zatında sen ona hakkını vermemiÅŸtin ki!”
Hafife almak: Küçümsemek, önem vermemek,”Beni hafife alıyorlar ama yanılıyorlar.”
Hak getire: “Yoktur, bulunmaz, Allah vermemiÅŸtir” anlamında kullanılır.”Öyle bir diyardayız ki su ve yiyecek Hak getire.”
Hak kazanmak: Davasında haklı olduÄŸu meydan çıkmak, emeÄŸinin karşılığını alabilecek duruma gelmek.”EmekliliÄŸe yedi yıl sonra hak kazanacağım.”
Hakkı geçmek: 1. Birisinin payından bir baÅŸkası almış olmak. 2. Bir ÅŸeyde veya bir kimsede emeÄŸi bulunmak.”KomÅŸumun çok hakkı geçmiÅŸtir bana, onunla mutlaka helâlleÅŸmeliyim.”
Hakkından gelmek: 1. Güç bir iÅŸi baÅŸarı ile sonuçlandırmak. 2. Öç almak, yenmek veya cezasını vermek.”Siz onu bana bırakın, hakkından gelmesini bilirim.”
Hakkını helâl etmek: Geçen hakkını, emeÄŸini bağışlamak.”Annem inÅŸallah hakkını helâl eder bana.”
Hakkını vermek: 1. Bir ÅŸeyin lâyıkıyla yapılması için ne gerekiyorsa ondan kaçınmamak. 2. Birinin çalışmasını gereÄŸince deÄŸerlendirmek, hakkı olan ÅŸeyi vermek.”Çalıştırdığın kiÅŸinin hakkını vermek zorundasın.”
Hakkını yemek: Birinin hakkı olan ÅŸeyi vermemek, onu kendisine maletmek.”Dürüst ol, milletin hakkını yeme, yoksa boÄŸazında kalır.”
Hakk-ı sükût (sus payı): Bir konu üzerinde konuşmaması, bildiği şeyi söylememesi karşılığında bir kimseye sağlanan yarar.
Hak yolu: Cenab-ı Allah`ın insanlara kitapları ve peygamberleri ile bildirdiği, dünya hayatında tutmaları gereken yol, yaşama düzeni, doğru ve haklı yol.
Hâlden anlamak: Bir kimsenin içinde bulunduÄŸu zor durumu kavrayarak, anlayıp sezerek hoÅŸgörülü olmak, anlayış göstermek.”Dedem hâlden anlayan birisidir, bize iyi davranacağına eminim.”
Hâle yola koymak: Düzenlemek, tertiplemek, iyi iÅŸler bir duruma getirmek.”Hele ÅŸu iÅŸleri bir hâle yola koyalım, o zaman tatilini de düşünürüz.”
Hâli vakti yerinde: Zengin, oldukça varlıklı, para durumu iyi.”Hasan efendiler mi? Hâli vakti yerinde insanlardır onlar.”
Halis muhlis: Saf, katışıksız, temiz, eksiksiz, içinde yabancı madde bulunmayan.”Halis muhlis bir zeytin yağı satarız biz.”
Halka verir talkını kendi yutar salkımı: Kendi verdiği öğütlere kendisi uymaz.
Hallaç pamuÄŸu gibi atmak: Bir arada, toplu bulunan ÅŸeyleri ya da kimseleri dağıtmak, parçalamak; bu yolla saÄŸa sola, her birini bir yana atmak.”Sizin takımı hallaç pamuÄŸu gibi atacağız sahadan.”
Halt etmek: Yakışıksız davranmak, uygunsuz bir söz söylemek veya kötü bir ÅŸey yapmak.”Halt etmiÅŸsin, bir de utanmadan anlatıyorsun.”
Ham ervah: Çiğ adam; yersiz ve yakışıksız sözleri, davranışları olan kaba kimse.
Hangi daÄŸda kurt öldü?: Kendisinden hiç umulmayan, beklenilmeyen bir kimsenin olumlu davranışı görüldüğünde; “Nasıl oldu da böyle güzel bir iÅŸ, bir iyilik yaptı?” anlamında söylenir.
Hangi rüzgâr attı?: “Nasıl oldu da gelebildin? Hiç görünmüyordun, sen de gelir miydin?” anlamında, uzun süre bir yerde görünmeyen kimse için kullanılır.
I İ )
Icığını cıcığını çıkarmak: 1. Her yanını ellemek, didiklemek. 2. Bir meseleyi en ince ayrıntılarına kadar soruÅŸturmak, incelemek.”İyice ıcığını cıcığını çıkardınız meselenin.”
Ikınıp sıkınmak: Bir iÅŸi yapabilmek için kendini çok zorlamak.”Ikınıp sıkındı ama bir çare bulamadı.”
Isıtıp ısıtıp önüne koymak: Daha önce meydana gelmiş bir olayı ya da bir işi bir düşünceyi yeniden, sık sık tekrarlamak.
Iska geçmek: 1. Hedefe isabet ettirememek, vuramamak. 2. Üzerinde durmamak, önem vermemek, atlamak.”Bu sefer de ıska geçersen kaybedeceksin.”
Iskartaya çıkarmak: İşi yaramaz, deÄŸersiz bularak bir yana atmak.”Beni hiç kimse ıskartaya çıkaramaz.”
Işığı altında: Bir durum veya düşüncenin konuyu aydınlatmasından yararlanarak, onu göz önünde tutarak.
Işık tutmak: 1. Karanlık bir yeri ışıkla aydınlatmak. 2. Bilgisiyle, düşüncesiyle bir konuya açıklık getirmek, tutacağı yolu göstermek.”Kutlu Peygamber hemen her konuda ışık tutardı çevresindeki insanlara.”
İ
İbret almak: Kötü bir olaydan etkilenerek ders almak.”Görmesini bilseydi ibret alırdı her hâlde.”
İcabına bakmak: 1. GereÄŸini yerine getirmek. 2. Yok etmek, ortadan kaldırmak.”O adamın icabına bakarız, merak etme sen.”
İç çekmek: Üzüntüyle göğüs geçirmek, derin derin soluk alıp hıçkırıkla aÄŸlamak.”Yavrucağın iç çekiÅŸi dayanılır gibi deÄŸildi.”
İç etmek: Eline geçen bir ÅŸeyi sahibine bildirmeden kendisine mal etmek, ortadan kaldırıp kimseye göstermemek.”Babasına bildirmeden o kadar parayı iç etmiÅŸ.”
İç gıcıklamak: 1. Huylandırmak. 2. İstek uyandırmak.
İçi açılmak: Sıkıntısı dağılıp gitmek, ferahlamak.”Denizi, kuÅŸları, aÄŸaçları seyre dalarım, böylelikle içim açılır, rahatlarım.”
İçi cız etmek: Ansızın içi sızlamak, çok üzülmek.”O zavallı ihtiyarı birden bire karşımda görünce içim cız etti.”
İçi çekmek: Canı arzu etmek, istek duymak.
İçi çıfıt çarşısı: 1. Başkaları için daima art niyet besleyen, içinden türlü kötülükler geçiren. 2. Çok karışık.
İçi dışı bir: İkircikli olmayan, iki yüzlü davranmayan, düşündüğünü açıkça söyleyen, özü sözü bir olan.”İçi dışı bir olan insanlara her zaman güvenebiliriz.”
İçi dışına çıkmak: 1. Kusmaktan ötürü çok fena olmak. 2. Bindiği taşıtın çok sarsılması yüzünden bedenî rahatsızlık duymak.
İçi erimek: Kaygı duymak, çok üzülmek.
İçi geçmek: 1. İstemediÄŸi hâlde uyuya kalmak. 2. İşe yaramaz duruma gelmek. 3. YaÅŸlılıktan, zayıflıktan gücü azalmış olmak; hiçbir ÅŸeye ilgi duymamak.”O artık içi geçmiÅŸ bir ihtiyardır.”
İçi gitmek: Çok fazla istek duymak.”Vitrindeki kızarmış tavuklara içim gidiyordu ama param olmadığı için alıp yiyemiyordum.”
İçi içine sığmamak: Çok heyecanlanmak, coÅŸkunluk duymak ve sevincini belli etmekten kendini alamamak.”Annemi karşımda görünce ne yapacağımı ÅŸaşırdım, içim içime sığmıyordu, koÅŸup boynuna sarıldım.”
İçi kabarmak (kalkmak): 1. Midesi bulanmak. 2. Duygulanıp heyecanlanmak. 3. TaÅŸkın bir aÄŸlama duygusu içinde olmak.”Ne berbat bir koku, içimiz kabarmadan kalkalım buradan.”
İçi kan aÄŸlamak: İçten, büyük bir üzüntü duymak; dıştan belli etmeyerek çok acımak.”ÇocuÄŸunun yüzüne bakarken içim kan aÄŸlıyordu.”
İçi kazınmak: Çok acıktığından ötürü midesinde eziklik duymak.”Sabahtan beri açtı, içi kazınıyor ama belli etmemeye çalışıyordu.”
İçinden gülmek: Birisine sezdirmeden içten içe gülmek, eğlenmek.
İçinden okumak: 1. Dudaklarını kıpırdatmadan, hiç ses çıkarmadan okumak. 2. Ses çıkarmadan sövmek, beddua etmek.”Hikâyeyi ÅŸimdi de içinizden okuyacaksınız.”
İçinden pazarlıklı: Sinsi, yapacağı kötülükleri sezdirmeyen.”Senin gibi içten pazarlıklı adamlarla iÅŸ yapmam ben.”
İçine atmak: 1. Derdini, sıkıntısını kimseye söylememek. 2. Kendisine yapılan kötülüğe karşı sesini çıkarmamakla beraber, bunu unutmamak.”O her ÅŸeyi içine atar, bir gün kanser olacak diye korkuyorum.”
İçine dert olmak: Yapmak istediÄŸi bir ÅŸeyi yapamadığı için kaygılanıp üzüntü duymak.”Hastahanedeki arkadaşımı ziyarete bir türlü gidemedim, bu da içime dert oldu.”
K )
Kabak (birinin) başına (başında) patlamak: Birçok kimsenin ilgili olduğu olaydan yalnızca bir kimse zararlı çıkmak; beklenmediği hâlde, bir işin zararlı sonucuna katlanmak.
Kabak tadı vermek: Bıktırmak, usanç vermek, tatsız olmaya baÅŸlamak.”Senin bu konuÅŸmaların da artık kabak tadı vermeye baÅŸladı.”
Kabına sığmamak: Sevinç ve heyecanından taşkın hareketlerde bulunmak.
Kabir azabı çekmek: Çok sıkılmak, eziyet çekmek.”Kabir azabı çekmeye daha ne kadar devam edeceÄŸiz.”
KabuÄŸuna çekilmek: Tek başına kalmak, dış dünya ile ilgisini kesmek, kimse ile görüşmemek.”GeçirdiÄŸi kazadan sonra iyice kabuÄŸuna çekildi.”
Kaçın kur`ası: Aldatılması güç, kurnaz; gün görmüş, geçirmiÅŸ; tecrübeli.”O kaçın kur`ası, boÅŸuna uÄŸraÅŸma, sen onu kandıramazsın.”
Kafadan atmak: Bir konu üzerinde inceleme yapmadan, rast gele konuÅŸmak.”Derse hiç çalışmadığın belli, öyle kafadan atıyorsun ki…”
Kafadan kontak (sakat): Düşüncesiz, delice iÅŸler yapan, aklı kıt.”Bırak ÅŸu elindeki baltayı, kafadan kontak mısın nesin?”
Kafa dengi: Davranışları, anlayışları, dünya görüşleri birbirine uymuÅŸ kimselerden her biri.”Kafa dengi bir arkadaÅŸa öylesine ihtiyacım var ki.”
Kafa patlatmak: Bir konu üzerinde pek çok düşünmek, zihin yormak.”Bu makine üzerinde az kafa yormamışsın, öyle karışık ki.”
Kafa tutmak: Karşı gelmek, direnmek, boyun eÄŸmemek.”Her önüne gelene kafa tutmakla bir yere varacağını mı sanıyorsun?”
Kafası almamak: 1. Anlayıp kavrayamamak. 2. Zihin yorgunluÄŸundan ötürü anlayamaz olmak. 3. OlabileceÄŸine inanmamak.”BoÅŸuna nefes tüketme, kafası almaz onun.”
Kafası işlemek (çalışmak): Bir konu üzerinde kavrayışı çok iyi olmak.
Kafası kazan (gibi) olmak, (veya kafası ÅŸiÅŸmek): 1. Zihni yorulmak. 2. Gürültülü, patırtılı ÅŸeyler dinlemekten rahatsız olmak, yorgunluk duymak.”Kesin artık ÅŸu makinenin sesini, kafam kazan gibi oldu.”
Kafası kızmak: Çok öfkelenip sinirlenmek.”Kafamı kızdırmadan çekip gidin buradan.”
Kafasına dank etmek (demek): Çoktandır anlayamadığı bir meseleyi bir olay sebebiyle birden bire kavramak, doğruyu yakalamak.
L M N )
Laçka olmak: 1. Herhangi bir iÅŸ gevÅŸek ve düzensiz yürütülmek. 2. Mil ya da vida gibi makine bölümleri eskiyip aşınarak iÅŸe yaramaz hâle gelmek.”Bu vidalar laçka olmuÅŸ, kol tutmuyor.”
Lafa boğmak: Birinin söz söylemesine fırsat vermeyip meseleyi gereksiz ve boş sözlerle anlaşılmaz kılmak, gürültüye getirip uzatmak.
Laf (söz) altında kalmamak: Bir münakaşa sırasında söylenen her dokunaklı söze karşılık vermek, söz altında ezilmemek.
Laf (söz) aramızda: “SöyleyeceÄŸim sözleri baÅŸka biri duymasın, bilmesin, konuÅŸtuklarımız aramızda kalsın” anlamında kullanılır.”Laf aramızda, Ali yine öç alacağım demeye baÅŸlamış.”
Laf atmak: 1. Dokunaklı sözlerle sataÅŸmak, uzaktan iÅŸittirmek. 2. Karşılıklı söyleÅŸmek, konuÅŸmak. 3. Sözle sarkıntılık etmek.”Laf atarak beni tahrik etmeye çalışıyorlardı.”
Lafa tutmak: Birini konuÅŸarak, gereksiz meseleler anlatarak iÅŸinden alıkoymak.”Onu biraz lafa tutup oyalamaya baÅŸladılar.”
Laf ebesi: Söyleyecek sözü bol olan, her söze karışan, herkese söz yetiÅŸtiren, çok konuÅŸan.”Laf ebeliÄŸini bırak da ne söyleyeceksen söyle!”
Laf etmek: 1. KonuÅŸmak. 2. Bir ÅŸeyi dedikodu konusu yapmak.”AkÅŸam buluÅŸalım da iki çift laf edelim.”
Lafı (sözü) aÄŸzına tıkamak: Birinin sözünü bitirmesine fırsat vermemek, onu susmak zorunda bırakmak, konuÅŸmasını önlemek.”AÄŸzını açar açmaz lafı aÄŸzına tıkadılar adamcağızın.”
Lafı (sözü) aÄŸzında gevelemek: Söylemek istediÄŸini açık olarak bir türlü söyleyememek, ÅŸundan bundan bahsetmek.”Beni görünce ÅŸaşırdı, lafı aÄŸzında gevelemeye baÅŸladı.”
O Ö )
cağı kör kalmak: Soyunu sürdürecek çocuğu bulanmamak, soyu tükenmiş olmak.
Ocağına düşmek: Birine yardım etmesi için yalvarmak, koruması için sığınmak.”Ocağına düştüm aÄŸam, beni bu iÅŸten ancak sen kurtarırsın!”
Ocağına incir dikmek: Birinin evini barkını dağıtmak, düzenini alt üst etmek, yuvasını yıkıp toparlanamaz hâle getirmek.”Bende senin ocağına incir dikmezsem dedi ama dediÄŸine piÅŸman oldu.”
Ocağını söndürmek: Ailenin dağılmasına sebep olmak, çoluk çocuÄŸunu yok etmek.”Ocağımı söndürdü katiller!”
Oğul balı: 1. Evlât, evlâdın ana babaya yansıyan geliri. 2. Oğul arılarının yaptığı bal.
Oğul vermek: Oğul arılarının bir bölüğü kovandan ayrılıp başka bir kovana gitmek, yeni bir oğul arısı topluluğu meydana getirmek.
Okkalı kahve: Bol kahve ile yapılmış ve büyük fincana konmuÅŸ kahve.”Bir okkalı kahve daha çek usta!”
Okka çekmek: Hacminden daha fazla ağır gelmek.
Okkanın altına girmek: Haksız yere eziyet çekmek, zarar ve ceza görmek.”Uyanık ol da okkanın altına gireyim deme, tamam mı?”
Ok yaydan çıkmak: Geri dönülemeyecek bir iÅŸ yapmak, söz söylemek ya da bir harekette bulunmak.”Ok yaydan çıktı bir kere, çaresiz dövüşeceÄŸiz.”
Ola ki…: Belki olur ya, olabilir ki…”Ola ki bir daha karşılaşırız.”
Olan biten: Olup geçenler, olanların hepsi, meydana gelenler.”Olan bitenden hiç haberim olmadı.”
Oldu bittiye getirmek: Emrivaki yapmak, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum oluÅŸturmak.”Oldu bittiye getirerek tarlayı satın aldılar.”
Oldum bittim (veya oldum olası): Başından beri, öteden beri, ilk zamandan beri, kendimi bildiÄŸimden beri.”Oldum bittim kızarım bu adamlara.”
Oldu olacak kırıldı nacak: “Olanlar oldu, iÅŸ iÅŸten geçti, olanlar geri dönülemeyecek bir durum aldı, bunu kabul etmek gerek” anlamında kullanılır.
Olmayacak duaya amin demek: Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak ya da buna destek vermek.
Olur olmaz: 1. Meydana gelmesinden hemen sonra. 2. Rast gele, sıradan. 3. Gerekli gereksiz, yerli yersiz, önemli önemsiz durumu gözetilmeden yapılan (iş) ya da söylenen (söz).
Oluruna bırakmak: Bir iÅŸin yapılabildiÄŸi, olabildiÄŸi kadarıyla yetinmek, müdahale etmeden bekleyip sonucuna ne olursa olsun razı olmak.”Artık oluruna bıraktık iÅŸi.”
Omuz omuza: 1. Birbirine destek vererek, dayanışarak. 2. Yan yana, çok sıkışık.”Omuz omuza vererek bu zorluÄŸun altından kalkmamız mümkün.”
Omuz silkmek: Aldırmamak, önem vermemek, benimsememek.”Sana bunu alacağım dedim ama o, omuz silkti.”
On parmağında on kara: İnsanlara leke sürmeyi, kara çalmayı, iftira atmayı huy edinmiş (kimse).
On parmağında on marifet: Çok hünerli, becerikli, ustalığı çok, elinden her iş gelir.
Onuruna dokunmak: Onurunu, haysiyetini incitmek.”Dikkatli ol, birinin onuruna dokunacak iÅŸ yapma.”
Oralarda (oralı) olmamak: Anlamamış, sezmemiÅŸ gibi davranmak.”O sözler ona söyleniyordu ama hiç oralı olmadı.”
Ortada kalmak: 1. Yersiz yurtsuz kalmak, barınacak yer bulamamak. 2. İki ÅŸey arasında kalmak. 3. (Bir ÅŸeyi) kimse üzerine almamak.”Belediye evlerini yıkınca çoluk çocuk öylece ortada kaldılar.”
Ömür törpüsü: İnsanı yıpratan, yoran, sıkıntıya sokan, uzun ve yorucu iş.
Ön ayak olmak: Bir iÅŸin yapılmasında ilk baÅŸlayan olup herkesi arkasından sürüklemek.”Haydi ön ayak olda koÅŸsunlar biraz.”
Öne düşmek: 1. Önderlik ya da kılavuzluk etmek. 2. En önde yürümek.
Önüne gelen: Olur olmaz kimse, herkes, karşısına çıkan.”Önüne gelene sordu ama bulamadı.”
Öpüp başına koymak: Bir ÅŸeyi minnetle karşılamak, seve seve kabul etmek.”Adam sana iÅŸ verecekmiÅŸ, daha ne istiyorsun, öpüp başına koy.”
Örtbas etmek: Kötü bir durumu gizlemek, yayılmasını önlemek.”Dairede yapılan yolsuzlukları örtbas edeceklerini sandılar.”
Örümcek kafalı: Geri düşünceli, yenilikleri kolay kabul etmeyen (kimse).
Öteden beri: Oldukça uzun zamandan beri, eskiden beri.”Öteden beri sevmem ben onu.”
Ötesi çıkmaz sokak: “Takip edilen yol yanlıştır, bu yolla bir yere gidilemez, sonuç alınamaz, bir yere kadar gidilir ama daha fazla gidilemez” anlamında kullanılır.
Özenip bezenmek: Çok özen gösterip titizlikle, ayrıntılarına varıncaya değin ele almak.
Özrü kabahatinden büyük: Bir kabahat için özür dilerken daha büyük bir kabahat işleyen kimse için söylenir.
Özür dilemek: 1. Yaptığı bir yanlıştan ötürü affedilmesini istemek. 2. Özrünü ileri sürerek yapılması kendinden istenen iÅŸi yapmamak, bundan bağışlanmasını istemek.”Özür dilerim, ben o kovayı taşıyamayacağım.”
Özü sözü bir: Düşünceleri, söyledikleri ve yaptıkları bir olan, ne düşünüyorsa onu söyleyen, içi dışı bir olan kimse.”Özü sözü bir olan insanlara rastlamak gittikçe zorlaşıyor.”
P R )
Pabucu dama atılmak: Kendisinden üstün birinin çıkmasıyla gözden düşmek, deÄŸer ve itibarını kaybetmek.”Yeni bir elektrikçi aldılar, desene Murat`ın pabucu dama atıldı.”
Pabucunu ters giydirmek: Güç bir duruma düşürerek telâşlandırmak, bu telâşla kaçmasına sebep olmak.”El oÄŸlu bu, adama pabucunu ters giydirir, tetikte olmalı insan.”
Pabuç bırakmamak: Yılmamak, korkmayıp yapacağından vazgeçmemek.”Ben öyle olur olmaz insanlara pabuç bırakmam.”
Pabuç pahalı: GiriÅŸilen iÅŸin tehlikeli olduÄŸunu anlatmak için kullanılır.”Baktı ki pabuç pahalı, hemen geri döndü.”
Paçaları sıvamak: Bir iÅŸi yapmak için hazırlanmak.”Bir an önce paçaları sıvayıp iÅŸe baÅŸlamak istiyordu.”
Paçası düşük: Giyimine, kılık kıyafetine pek dikkat etmeyen, sünepe.
Rast gelmek: 1. DüşünmediÄŸi, beklemediÄŸi bir anda biriyle karşılaÅŸmak. 2. DüşünmediÄŸi veya düşünülmediÄŸi hâlde payına düşmek.”Desenli parça bana rast geldi.” 3. Hedefi bulmak. 4. Bulmak.”Pazarda kardeÅŸimi çok aradım ama rast gelmedim.”
Rast gitmek: Bir iş istenilen biçimde gelişmek.
Rayına oturmak: Bozulmuş, düzensiz hâle gelmiş bir işi yoluna koymak, iyi duruma getirmek.
Rekor kırmak: Eski rekoru aşıp yeni, üstün bir sonuç elde etmek.”KoÅŸuda yeni bir rekor kırılması bekleniyor.”
Rengi atmak: 1. Solmak. 2. Korku, heyecan sebebiyle benzi sararmak.”Kumaşın rengi bir yıkamadan sonra attı.”
Renkten renge girmek: Heyecan, korku ve utanmadan dolayı yüzünün rengi değişmek, sıkılmak.
Renk vermemek: Bir konu ile ilgili duygularını, düşüncelerini belli etmemek; bildiği hâlde bilmez gibi görünmek.
Resmiyete dökmek: Bir iş veya duruma resmiyet kazandırmak, onu resmî kanallardan halletme yolunu seçmek.
Rest çekmek: 1. Kesin tavır almak, herhangi bir konuda son sözü söylemek. 2. Bir oyunda önündeki paranın tümünü ortaya koymak.”Öyle bir rest çekti ki görmeliydiniz.”
Rol oynamak: 1. Bir oyunda rol almak. 2. Bir iÅŸte önemli katkısı olmak, etkisi bulunmak.”Bu iÅŸin gerçekleÅŸmesinde onun da önemli rolü oldu.”
Rota deÄŸiÅŸtirmek: 1. Takip edilen yoldan ayrılmak. 2. Tutumunu, tavrını deÄŸiÅŸtirmek, izlediÄŸi yoldan kopmak.”Hava muhalefeti sebebiyle uçak rota deÄŸiÅŸtirmek zorunda kaldı.”
Ruhu bile duymamak: Anlamamak; hiçbir bilgisi, haberi bulunmamak; olan biteni sezememek.”Göreceksin ruhu bile duymayacak, onu bir güzel ıslayacağız.”
S Åž )
aat bu saat: Ele geçen fırsatı kullanmanın tam zamanı, en iyi, en elverişli an bu andır.
Saati saatine uymamak: Bir kimsenin durumu, huyu sık sık deÄŸiÅŸir olmak.”Ona güvenemem, çünkü saati saatine uymaz.”
Sabaha çıkamamak: Sabahtan önce ölmek, sabaha kadar yaÅŸayamamak.”Hastanın durumu ağır, sabaha çıkacağını sanmıyorum.”
Sabahı etmek (veya bulmak): Sabahlamak, bir sebeple sabaha kadar uyumamak, bir konu ile uÄŸraÅŸmak.”Köye varmamız sabahı bulacak.”
Sabahın köründe: Çok erken, ortalık henüz aÄŸarmadan, sabahın en erken vaktinde.”Sabahın köründen beri yoldayız.”
Sabır taşı: Çok sabırlı kimse, türlü sıkıntılara katlanan.”Ben sabır taşı mıyım?”
Sabrı taÅŸmak: Katlanamaz, dayanamaz, sabredemez olmak; tahammül gücü kalmamak.”Sabrımı taşırmadan çekip gidin buradan.”
Saç ağartmak: Bir işte uzun zaman çalışıp emek vermiş olmak.
Saçı bitmedik (yetim): DoÄŸalı çok olmamış, henüz yeni doÄŸmuÅŸ çocuk (yetim).”Bu parada, saçı bitmedik yetimlerin de hakkı vardır.”
Saçına ak düşmek: YaÅŸlanmak, ihtiyarlamaya baÅŸlamak.”Bizim de saçımıza ak düştü.”
Saçına başına bakmadan: İlerlemiş yaşına yakışmayacak biçimde davranan kimseler için kullanılır.
Saçını başını yolmak: 1. Birini çok fazla dövüp hırpalamak. 2. Çok üzülmek, üzüntüsünden dövünmek.”Sinirinden saçını başını yolmaya baÅŸladı.”
Saçını süpürge etmek: (Kadın) çok büyük istekle çalışıp hizmet etmek, özveri ile birileri uÄŸrana çalışmak.”Sizi okutabilmek için saçımı süpürge ettim.”
Åžad olmak: Sevinmek, mutlu olmak.”Seni gördük, ÅŸad olduk.”
Åžafak atmak: Aniden önemli bir durumla karşı karşıya kaldığını anlamak, bu sebeple tedirgin olmak.”Onu yanımdan kovunca bende ÅŸafak attı.”
Åžafak sökmek: GüneÅŸin doÄŸmaya baÅŸlamasıyla gece karınlığının yavaÅŸ yavaÅŸ kaybolup ortalık aydınlanmaya baÅŸlamak.”Åžafak sökmeye baÅŸlayınca yola çıkmaya karar verdiler.”
Åžaha kalkmak: 1. Atın ön ayaklarını yerden kesip arka ayakları üstünde yerde durması. 2. CoÅŸmak, kükremek, baÅŸ kaldırmak.”Azgın at ÅŸaha kalkarak binicisini sırtından yere attı.”
Åžaka gibi gelmek: Bir türlü inanamamak.”Bütün olup bitenler ÅŸaka gibi geliyordu onlara.”
Åžaka götürmemek: 1. Åžakadan hoÅŸlanmamak. 2. Bir iÅŸ ya da durum dikkatsizliÄŸe, önemsenmemeye gelmemek.”Bu iÅŸ ÅŸaka götürmez beyler, dikkat edin!”
Şaka kaldırmak: Kendisine yapılan şakalara katlanmak, dayanmak.
Åžaka maka (derken): “Ciddiye almıyor, ağırlığını duymuyor, gerektiÄŸi gibi önemsemiyorduk ama sonunda gerçekten önem vermemiz gerektiÄŸi ortaya çıktı” anlamında kullanılır.
Åžakası yok: 1. Tehlikeli. 2. (O) hatır gönül tanımaz, gerekeni yapar, ciddi bakar olaya.”Åžakası yok bu adamın, hemen buradan gidelim.”
Åžakaya getirmek: 1. Oldukça önemli, ciddi bir ÅŸeyi açıktan söylemeyip ÅŸaka yollu söylemek. 2. Önemli bir meseleyi ÅŸaka yaparak geçiÅŸtirmek.”İşi ÅŸakaya getirip unutturmaya kalkma emi!”
Şakaya vurmak: Ciddî bir söz ve davranışı şaka yoluyla geçiştirmek.
Åžamar oÄŸlanı: Herkesin hıncını aldığı, dövdüğü, çattığı, söylendiÄŸi kimse.”Yeter artık, ÅŸamar oÄŸlanı olmaktan kurtar kendini!”
Şamata koparmak: Gürültü, patırtı yapmak.
Åžapa oturmak: Güç bir duruma düşmek, çıkmaza girmek.”Åžimdi ÅŸapa oturduk iÅŸte, yardım alacak kimse de yok ortalıkta.”
Åžart koÅŸmak: Bir iÅŸin yapılmasını önceden bir ÅŸarta baÄŸlamak.”Para almadan, vermeyeceÄŸini ÅŸart koÅŸ ona.”
Şeref vermek: Onurlandırmak, yapıp ettikleriyle övünç kaynağı olmak.
Şerefini korumak: Onurunu, kişiliğini gözetmek.
ÅžeÅŸi beÅŸ görmek: Yanlış görmek, görüşünde aldanmak.”ÅžeÅŸi beÅŸ gördüm her hâlde.”
Şeyhin kerameti kendinden menkul: Çok büyük işler yaptığını belirtiyor ama bunu doğrulayacak ne kanıt ne de kimse var ortalıkta.
Åžeytana uymak: Dinin emirleri dışına çıkmak, haram olan iÅŸlere bulaÅŸmak, doÄŸru yoldan ayrılmak.”Åžeytana uyup da tekrar kumara baÅŸlayacak diye korkuyorum.”
Åžeytan diyor ki!: “İçimden ÅŸu kötü iÅŸi yap, doÄŸru yoldan ayrıl eÄŸilimi geçip duruyor” anlamında kullanılır.”Åžeytan diyor ki git ÅŸunu bir güzel döv.”
Åžeytan dürtmek: Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmak.”Güzel güzel oynarken arkadaşına vurup kaçtı, ÅŸeytan dürttü her hâlde.”
Åžeytan görsün yüzünü: “Onunla hiç görüşmek, bir arada bulunmak istemiyorum” anlamında kullanılır.
Şeytanın art bacağı: Çok afacan ve yaramaz (çocuk).
Åžeytanın ayağını kırmak: 1. AksiliÄŸi, uÄŸursuzluÄŸu yenmek. 2. Herhangi bir sebepten ötürü yapamadığı bir ÅŸey yapmak.”Haydi, ÅŸu ÅŸeytanın bacağını kır da bize gel.”
Åžeytan kulağına kurÅŸun: İyi bir durumdan, iÅŸten gidiÅŸten söz ederken “Aman nazar deÄŸmesin, Allah kötülerin ÅŸerrinden korusun, ÅŸeytandan uzak bulundursun.” anlamında kullanılır.
Åžeytanın yattığı yeri bilmek: Çok kurnaz ve açıkgöz olmak; bilinmesi, hatırlanması güç ÅŸeyleri bilmek; pek çok ÅŸeyden haberdar olmak.”O ne tilkidir bilemezsin, ÅŸeytanın yattığı yeri bile bilir.”
Şıp diye geçmek: Ansızın, birdenbire geçmek.
T U Ü )
abana kuvvet: “Binecek bir ÅŸey yok, yayan gitmekten baÅŸka çare de kalmadı” anlamında kullanılır.”Haydi kalkın bakalım, tabana kuvvet!”
Tabanları kaldırmak: Çok hızlı yürümeye ya da çok hızlı koÅŸarak kaçmaya baÅŸlamak.”Polislerin geldiÄŸini görünce tabanları kaldırdı.”
Tabanları yağlamak: 1. Uzak bir yere yayan olarak gitmek için hazırlanmak. 2. Hızlıca koşarak kaçmak.
Taban tabana zıt: Birbirinin tamamen karşıtı olmak, birbirine çok aykırı.”Taban tabana zıt düşüncelere sahiptiler.”
Taban tepmek (patlatmak): Yayan olarak çok uzun yol yürümek, çok sık gidip gelmek.”Kasaba ile köy arasında o iÅŸ için az taban tepmedim.”
Tabanvayla gitmek: Araçla değil de yürüyerek gitmek.
Taburcu olmak: İyileÅŸen hasta, bakıma gerek duymadığından hastaneden çıkmak.”Taburcu olan arkadaÅŸlarını karşılamaya gittiler.”
Tadı damağında kalmak: Tadını, lezzetini bir türlü unutamamak.”O kebabın tadı damağımda kaldı.”
Tadına bakmak: Küçük bir parçasını aÄŸzına alarak lezzetini denemek, nasıl olduÄŸunu yoklamak.”YemeÄŸin tadına baktın mı?”
Tadına varamamak: Bir ÅŸeydeki ince güzelliÄŸi duyamamak, hissedememek ya da kavrayamamak.”Åžu dostluÄŸumuzun tadına varamadım daha.”
Tadında bırakmak: Ölçülü olup aşırılığa kaçmamak.”Yeter çocuklar! Tadında bırakın, havayı bozacaksınız yoksa.”
Ucu ucuna: Ancak yetiÅŸecek kadar.”İp ucu ucuna geldi.”
Ucuz atlatmak: Güç ve tehlikeli durumdan az bir zararla sıyrılmak.”Ucuz atlattık, az kalsın uçuruma yuvarlanacaktık.”
Uçan kuÅŸa borcu (borçlu) olmak: Pek çok kiÅŸiye borçlu olmak.”Babanın uçan kuÅŸa borcu varmış diyorlar, doÄŸru mu?”
Uçan kuştan medet ummak: Pek sıkıntıda bulunup, bu sıkıntıdan kurtulmak için her türlü çareye, olmadık yerlere başvurmak, yardım istemek.
Uçsuz bucaksız: Çok geniÅŸ.”Uçsuz bucaksız kırlarda dolaÅŸmak istiyordum.”
Uçkuruna sağlam: Namuslu, iffetine bağlı.
Uç vermek: 1. BaÅŸ vermek (çıban). 2. Bitmek, sürmek (bitki). 3. GeliÅŸme, büyüme baÅŸlangıcı göstermek. 4. Bilinmeyeni açıklığa kavuÅŸturucu belirtiler ortaya çıkmak.”İlk bahar geldi, dallar uç vermeye baÅŸladı.”
Ulu orta söz söylemek: Bir ÅŸeyin aslını bilmeden, düşünüp tartmadan, çekinmeden, açıktan açığa konuÅŸmak.”Birden ayaÄŸa kalkıp ulu orta söz söylemeye baÅŸladı.”
Uma uma döndük muma: Umut edilen, beklenilen şeyler gerçekleşmeyince hayal kırıklığına uğrayan, kötü durumlara düşen, zayıflayıp gücünü yitiren insanlar için söylenir.
Umurunda olmamak: Aldırış etmemek, önem vermemek.
Ununu elemiş, eleğini asmış: Hayatta yapmak istediklerini yapmış, geri kalan ömrü süresince artık yapacak önemli bir işi kalmamış kimseler için söylenir.
Utancından yere geçmek: Çok utanmak, kimsenin yüzüne bakamayıp sanki saklanacak yer aramak.”Çok mahçup olmuÅŸtu, utancından yere geçmek üzereydi.”
Uyku bastırmak: Aşırı derecede uykusu gelmek, uyuma isteÄŸi duymak.”Yemekten sonra bir uyku bastırır, kafamı kaldıramazdım.”
Uyku çekmek: Rahat ve huzurlu bir ÅŸekilde çok uyumak.”Eve gidip şöyle bir uyku çekeceÄŸim.”
kadar düşmeyelim, şımardıkça şımarıyor, neredeyse başımıza çıkacak.”
Üstüne fenalık gelmek: Aşırı ölçüde sıkılmak, çok bunalmak.
Üstüne geçirmek: 1. Bir malın tapusunu kendi üzerine yazdırmak ya da çıkartmak. 2. Bir çocuÄŸu evlât edinmek, kendi nüfusunu kaydettirmek.”Evi üstüne geçirmiÅŸ dedem, doÄŸru mu?”
Üstüne gelmek: Bir şey konuşulurken ya da yapılırken çıkagelmek.
Üstüne gül koklamamak: Sevdiği birinden başkasını sevmemek, başkası ile ilişki kurmamak.
Üstüne (yatmak) oturmak: Hiç hakkı deÄŸilken baÅŸkasının malını kendine mal etmek.”Vakıf mallarının üstüne oturdu adam, nasıl yaptı, vicdanı nasıl el verdi bilmiyorum.”
Üstüne titremek: Pek fazla sevgi, özen göstermek; zarar gelmesin diye itinalı davranmak.”Öğrencilerinin üstüne böyle titreyen bir öğretmen daha görmedim.”
Üstüne toz kondurmamak: Bir ÅŸeyin kusur, eksiÄŸi olduÄŸunu kabul etmemek.”ÇocuÄŸunun üstüne hiç toz kondurmuyor.”
Üstüne tuz biber ekmek: Bir üzüntüyü, derdi, kusuru artıracak durum oluşturmak.
Üstüne üstüne gitmek: 1. Bir konuda bir kimseye sürekli baskı yapmak. 2. Güç bir ÅŸeyden yılmayıp, sonucu tehlikeli de olsa, çekinmeden o ÅŸeyle uÄŸraÅŸmak.”Biliyorum zor ama üstüne üstüne gitmelisin, ancak o zaman baÅŸarabilirsin.”
Üstüne varmak: 1. Bir ÅŸeyi yapmasını zorlayarak istemek. 2. Bir kadın, evli bir erkekle evlenmek.”Demek tükürdü sana; üstüne varma, zorlama demedim mi sana?”
Üstüne yıkmak: 1. Kendi iÅŸlediÄŸi bir suçu baÅŸkasına yüklemek. 2. Kendisinin de sorumlu olduÄŸu bir iÅŸin ağırlığını baÅŸkasına yüklemek.”Evin geçim yükünü annenin üstüne yıkmışlar, sorumsuzca yaşıyorlar.”
V Y Z )
Vadesi gelmek (yetmek): 1. Ömrü sona ermek, eceli gelmek, ölmek. 2. Süresi dolmak, ödeme zamanı gelmek.”Vadesi geldi geçiyor ama senet sahibi hâlâ ortalıkta görünmüyor.”
Vakit geçirmek: Oyalanmak, bazı ÅŸeylerle meÅŸgul olarak zamanın geçmesini saÄŸlamak.”Top oynayarak vakit geçirebiliriz sanırım.”
Vakit kazanmak: 1. Karşı tarafı oyalayarak zamanı uzatmak. 2. Bir ÅŸeye ayrılan ya da harcanan zamanı uzatmak.”Sen onu meÅŸgul et ki hemen yola çıkmasın, bu sayede biz de biraz vakit kazanmış oluruz.”
Vakitli vakitsiz: Rastgele bir zamanda, geliÅŸigüzel, uygun bir zamanı gözetmeden.”Vakitli vakitsiz gelip giderdi evine.”
Vaktini almak: Epey zaman harcanmasını gerektirmek, baÅŸka bir iÅŸe ayrılmış zamanı tutmak.”Vaktini alıyorum ama baÅŸka çarem de yok.”
Vaktini öldürmek: Zamanını yararsız, gereksiz, boÅŸ iÅŸlerle ya da hiç iÅŸ yapmadan, boÅŸ yere geçirmek.”Bu kazanç getirmeyen iÅŸle bütün vaktini öldürecek misin yani?”
Vaktini ÅŸaÅŸmamak: Tam zamanında.”Vaktini ÅŸaÅŸmaz o, göreceksin ÅŸimdi gelecek.”
Vara yoÄŸa karışmak: Her ÅŸeye, üstüne lâzım olsun olmasın her iÅŸe karışmak.”Üvey annemin vara yoÄŸa karışmasından bıkmış usanmıştım iyice.”
Varlık göstermek: BeÄŸenilir bir iÅŸ yapmak; kendini kanıtlayacak, göze görünür bir görevini yerine getirmek; kendini göstermek.”Oynadığı ilk oyunda bir varlık gösteremedi.”
Varlıkta darlık çekmek: Elinde her imkân olduğu hâlde bunlardan yararlanamamak, sıkıntıya düşmek.
Vay canına!: Şaşma, öfke duygusunu dile getirmek için kullanılır.
Vebali boynuna olmak: Bir işin günahını yüklenmek.
Yanıp yakılmak: Sızlanıp ÅŸikâyet etmek, derdini döküp durmak.”Çoluk çocuk açtı, kimse yardım elini de uzatmıyordu, birine de yanıp yakılmayı bir türlü kendine yediremiyordu.”
Yanlış ata oynamak: Kazanmak için giriştiği işte tuttuğu yol, dayandığı kimse dayanıksız ve çürük çıkmak, dolayısıyla aldanmış olmak.
Yanlış kapı çalmak: İsteÄŸinin yapılamayacağı bir yere baÅŸvurmak.”MeÄŸer biz yanlış kapı çalmışız.”
Yan tutmak: Taraflardan birini desteklemek, onun söz ve davranışlarını benimsemek, yansız olmamak.”Yan tutmayıp tarafsız kalırsan senin için daha iyi olur.”
Yan yan bakmak: Düşmanca, kötü niyetle bakmak.
Yapmadığını bırakmamak: Bütün kötülükleri yapmak, eziyet etmek.
Yara açmak: 1. Bir ÅŸeyin yüzünde, özellikle de vücudun bir yerinde yara oluÅŸmasına sebep olmak. 2. Büyük dert, acı, üzüntü vermek.”Onun sözleri içimde bir yara açtı.”
Yaraya merhem olmak: Acil ihtiyaçları karşılamak.”Åžu getirdiklerim yaraya merhem olur mu bilmem?”
Yardan atmak: Bir kimseyi aldatarak kazaya uÄŸratmak, tehlikeli bir durumun içine itmek, türlü belâlara sokmak.”İnsan dostunu yardan atar mıymış?”
Yarı buçuk: Tam değil, çok az, tamamlanmamış, baştan savma.
Yarım adam: Güçsüz, sakat, zayıf, hasta kimse.”Ben bir yarım adamım diye beni hor göremezsiniz!”
Yarım ağızlı (söylemek): İsteksizce, istemeye istemeye, gönülsüzce (söylemek).”Demek sizi de yarım ağızla davet ettiler.”
Yarım yamalak: GeliÅŸigüzel, üstünkörü, eksik ve kusurlu.”Ödevlerini bir daha yarım yamalak yapma!”
Yarından tezi yok: En kısa zamanda, çok çabuk, geciktirmeden.
Yarı yolda bırakmak: Verilen desteÄŸi, yapılan yardımı sonuna kadar götürmemek.”Sana nasıl güvenebilirim, beni kaç kez yarı yolda bıraktın.”
Ya sabır çekmek: Kötülüklere, sıkıntılara, üzücü olaylara karşı tepki göstermemeye çalışıp, Cenab-ı Allah`tan kendisine sabır vermesini istemek.
YaÅŸ Dökmek: AÄŸlamak.”Senin için az yaÅŸ dökmedi ailen.”
Zemheri zürafası (gibi): Kışın ince elbise giyip gezenler için söylenir.
Zemin hazırlamak: Bir işin gerçekleştirilmesi için uygun ortam hazırlamak, meydana getirmek.
Zemzemle yıkanmış olmak: Biri, ötekine göre çok daha iyi nitelikte olmak.
Zerre kadar: Hiç denecek kadar az.”Onu zerre kadar sevmiyorum.”
Zevahiri kurtarmak: Bir iÅŸi gereÄŸi gibi deÄŸil de üstünkörü yapmak ve böylece söz gelmesini önlemek, görünüşü kurtarmak.”Bu giriÅŸimimizle zevahiri kurtardık, daha ne istiyorsun?”
Zeval bulmak: Son bulmak, bozulup yok olmak, çökmek.
Zeval vermemek: Zarar ziyan vermemek, korumak.”Allah kimseye zeval vermesin.”
Zevkten dört köşe olmak: Çok mutlu olduÄŸu anlaşılmak, çok sevinip keyiflenmek ve aşırı zevk duymak.”Takımı galip gelince zevkten dört köşe oldu.”
Zevkine varmak: Bir ÅŸeyin tadını alabilmek, çıkarmak ve duymak; inceliklerini görebilmek.”O sabah, manzaranın zevkine vardık.”
Zevkini çıkarmak: Bir ÅŸeyin tadından, güzelliÄŸinden olabildiÄŸince yararlanabilmek.”Gelin ÅŸu gezinin zevkini çıkaralım.”
Zeytinyağı gibi üste çıkmak: Bir konuda haksız olduğunu kabullenmeyerek kurnazlıkla kendini haklı ya da suçsuz çıkarmaya çalışmak.
Zıddına gitmek: Karşısındakini sinirlendirmek, sinirini bozmak; bir ÅŸeyin tersine hareket etmek.”Niçin devamlı benim zıddıma gidiyorsun.”
Zılgıt yemek: Azarlanmak, paylanmak.”Senin yüzünden öğretmenden zılgıt yedik.”
Zınk diye durmak: Birdenbire, aniden durmak.”Önümdeki adam zınk diye durunca ne yapacağımı ÅŸaşırdım.”
Zırnık (bile) vermemek: Az da olsa, en ufak bir ÅŸey de olsa vermemek.”Ona bu mirastan zırnık bile koklatmayacağım.”
Zıvanadan çıkmak: 1. Çok sinirlenip öfkelenmek, taÅŸkınca hareketlerde bulunmak. 2. Delirmek, aklını oynatmak.”Biraz daha konuÅŸup da beni zıvanadan çıkarmayın!”
Zihin açıklığı: İyi, saÄŸlıklı düşünebilme gücü.”Sana Allah`tan zihin açıklığı dilerim.”
Zifiri karanlık: Çok karanlık.”Zifiri karanlıkta yola çıktık.”
Zihni bulanmak (karışmak): SaÄŸlıklı düşünemez olmak, olaylar arasındaki baÄŸlantıyı kaybetmek, ne yapacağını ÅŸaşırmak.”Bir anda zihnim bulandı, saçmalamaktan korkup konuÅŸmayı yarıda kestim.”
Zihnini bulandırmak: 1. Kuşkulandırmak. 2. Düşünemez hâle getirmek.
Zihnini çelmek: 1. Bir kimseyi yanıltmak. 2. Kandırıp baştan çıkarmak.
Yazılar(RSS)