Yıl bin beÅŸ yüz on ikiydi. Yavuz Sultan Selim, vezirini, vüzerasını, emirini, ümerasını , âlimini, umerasını yanına alıp, Bursa’ya cedlarının kabirlerini ziyarete gitti. O sırada Koca Mustafa PaÅŸa, küçük vezir sıfatıyle hünkârın yanında bulunuyordu. Ziyaret sırası, talihsiz Cem’in türbesine gelmiÅŸti. Yavuz Sultan Selim, sandukanın başında uzun düşüncelere vardıç Dedesi Fatih Sultan Mehmet, açıkça onu veliaht olarak göstermiÅŸti. Buna raÄŸmen ortalıkta neler neler dönmüş, babası Sultan Bayezit ile amcası birbirine silah çekmiÅŸ, sonunda o güzel adam,”küffar arasında” ıstırap içinde can vermiÅŸ, belki yanında aÄŸzına bir yudum su verecek kimse yokken ölmüştü. Sultan Selim, bu hikâyede, küçük vezirin oynadığı rulü biliyordu. O aynı oyunu kendisi tahta çıkarken de oynamak istemiÅŸ, Åžehzade Ahmet’i Selim’e tercih etmiÅŸti. Bu hatıraların tazeleniÅŸi, Koca Mustafa PaÅŸa’nın katli fermanı için yeter sebepti. Yavuz sanki ÅŸimdi, amcası Cem kabrinde daha rahat yatıyormuÅŸ gibi geldi.Istanbul’a dönüşte, bu iÅŸin henüz tamam olmadığını düşünerek, muhasiplerinden birine emir verdi ki: “Tiz adam göndertip küçük vezirin camisin de, imaretin de ortadan kaldırsınlar, İstanbul’a böyle bir sotsuzun yapısı gerekmez!”

Balta, kürek, KocamustafapaÅŸa camisinin avlusuna gelenler orada sanki hiç bir ÅŸeyden haberi yokmuÅŸ gibi toprak çapalayan Sümbül Efendi ile karşılaÅŸtılar. İşini bıraktı, emir kullarının yüzlerine sakin sakin baktı,“Ne istersiniz?” diye sordu. Böyle soracağına, ellerinden baltaları, kürekleri alsaydı da kafalarına vursaydı, küfretseydi, dövseydi, kovsaydı onları. Gelenler, mahçup, periÅŸan, geldikleri gibi kös kös geri göndüler. Varıp efendilerine:” Biz o camiye elimizi süremeyiz. O camide bir zat var. Yüzümüze bir baktı, ne istersiniz, diye bir sordu Yok, yok, varsın baÅŸkaları yıksın, biz bu iÅŸte yokuz!” dediler.

Haber, büyüye yayıla Hünkâr’ın huzuruna vardı. Selim bir emir versin de yapılmasın? Demek bu da oluyor. Oluyor diyen varsa gelsin de görsün. Hünkar emir saldı, o öfkeyle atlandı, yanına alacaklarını aldı. Yel oldu, esti, sel oldu aktı, vardı Kocamustafa camisine…

Sümbül Sultan’ın uyanık kalbi bu haberi almış, derviÅŸ hırkasını üstüne, tacını başına giymiÅŸ, siyah sarığını dolamış, bir kaç derviÅŸiyle cami avlusunda beklemeye baÅŸlamıştı. Uçan atın bir nal seslerini duyunca, gözlerini kapadı, sadece yanık bir sada ile “Hak!” dedi. Hünkar kapı çnünde atta atlamış, ok gibi ileriye atılmıştı.. Fakat birdenbire hızı kesiliverdi. Ne oluyordu ki acaba? Onu durduran neydi?

DerviÅŸler, niyaz duruÅŸunda, baÅŸları yerdeydi. Ortalarında da sarı benizli, kara sarıklı güzelmi güzel bir tanesi var. O başını eÄŸmemiÅŸ hükümdara bakıyordu. Bu baÅŸka bir bakıştı. Selim’in içine, ta’ can evine uzanan bu bakışlar kalbinin sayfalarını bir bir okuyor, dünya alemden sakladığı sırlarını, tasalarını, acılarını , üzüntü ve ÅŸevkini katmer katmer açıyordu. Bu bakış biraz daha devam ederse Selimi Kahhar sel sel aÄŸlayabilirdi. Onun için, yavaÅŸ bir adım attı, başını yere eÄŸdi ve ancak duyulabilen bir sesle “Peki yıkılmasın” dedi.

Bir gönül yapmak için cami yapmak kadar sevaplı, bir gönül yıkmak için bir cami yıkmak kadar veballi bir iştir. Hünkar ise hem cami yıkmadı, hem gönül yaptı.

Ancak, bir mesele vardı ki Sümbül Sinan onu ihmal edemezdi. Onun için: “Hünkarim!” dedi, “PadiÅŸahların ahdinin yerine getirilmesi gerekir. Onun için,hiç deÄŸilse, ocakları yıksınlar, Hünkar sözü vücut bulsun”.

Kazmalar, imaret bacalarını indirirken, Yavuz Sultan Selim ne haldeydi, ne düşünüuyordu bilmiyoruz. Onu bir kendisi, bir Alla bilir. Fakat ÅŸu gerçek tarihlere geçmiÅŸtir: Sırtından kendisine pek yakışan beyaz samur kürkünü çıkardı, ihtiramla Sümbül Efendi’ye giydirdi. O anda elinden baÅŸka bir ÅŸey gelmezdi.

Sümbül Efendi bu kürkü dergâhında zaman zaman giyermiş.

Yorum yaz