“Makaleler” Kategorisi İçin Arşiv


Çalışma hayatının genel kanunları: Her işin ve mesleğin kendi bünyesine göre çalışma ve işleme usul ve kuralları vardır. Bunu meslek sahipleri bilir. Bir de fizik ve fikri her nevi çalışma hayatının ve genellikle başarılı olmanın, düşünen aklın şaşmaz kanunları halinde bir takım genel ve rasyonel düsturları vardır ki, ben burada bunlardan benim bildiği kadarını açıklayacağım.
Çalışma için uygun gün ve saat bekleme. Bil ki, her gün ve her saat çalışmanın en uygun zamanıdır.
Çalışmak için uygun yer ve köşe arama. Bil ki, her yer ve her köşe çalışmanın en uygun yeridir.
Bir günde ve bir zamanda yapman Iâzım gelen bir işi (bir dersi, bir vazifeyi) ertesi güne bırakma. Zira her günün derdi gibi, işi de kendine yeter.
Bir zamanda yalnız tek bir iş yap, yalnız bir ders, bir kitap, hatta bir fasıl üzerinde çalış. Ta ki, dikkattin ve kuvvetin yayılıp zayıflamasın. Bir zamanda birden fazla iş yapayım diyen, hiçbirini tam ve temiz yapamaz. Dünyaca tanınmış olan büyük İslam mütefekkiri “İmam-ı Gazali”ye “İhya-i Ulum” adlı muazzam eserini nasıl bir çalışma ile vücuda getirdiğini sormuşlar:
“Bir zamanda yalnız bir fasıl, bir bahis, bir konu üzerinde çalıştım” demiş.
Başladığın bir işi (bir dersi, bir kitabı, bir vazifeyi yapıp bitirmeden başka bir işe (derse, kitaba ve vazifeye başlama. Yarıda kalan iş başlanmamış demektir.
Bir günün işini (dersini, vazifesini) bitirdikten sonra ertesi gün ne iş yapacağına karar ver. Yahut, hiç olmazsa çalışmaya başlamadan evvel, hangi iş (ders, kitap) üzerinde çalışacağını düşünüp kararlaştır ve çalışmaya bu kararla otur.
Bir işe başlamadan, bir dersi öğrenmeye, bir kitabı okumaya oturmadan evvel düşün ve çalışman için gerekli olan şeyler arasında ve elinin altında bulundur. Tâ ki, ikide bir kalem, kağıt aramaya kalkıp da dikkatin dağılmasın.
Bir işe başlamadan evvel o işi (dersi, vazifeyi, kitabı) en kısa bir zamanda, en kolay ve en temiz bir şekilde nasıl yapmak, nasıl öğrenip etüd etmek mümkün olduğunu iyice düşünüp hesapla.
Çalıştığın bir iş (bir ders, bir kitap, bir yazı) üzerinde herhangi bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme. Yine bil ki; çalışma sevgisi güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten hasıl olan manevi zevk eşsiz bir zevktir. Emin ol ki; harple zafer ve işte başarı yılmayanındır. Sebat önünde güçlükler erir ve imkansız görünen, mümkün olur.
Bir dersi, bir kitabı en basit elemanlarına, kısım, fasıl ve bahislerine ayır. Sıra ile her bahsi iyice ve noksansızca anlayıp öğrenmeden öbür bahse geçme. Fasıllar ve bahisler üzerinde bir kör gibi yürü. Yani attığın adımı iyice basmadan öbürünü atma.
Devamlı ve planlı çalış. Ve her gün aynı saatlerde mutlaka çalışmaya otur. Çalışmayı uzun süre kesip terk etme. Hasta ve yorgun değilsen tatil aylarında bile yavaş ve az da olsa çalış ki, çalışma alışkanlığın körlenmesin ve tekrar çalışmaya koyulmak için zahmet çekmeyesin.
Bir iş üzerinde yorulursan dinlenmek için işini değiştir ve çalışma hızını yavaşlat. Fakat dinlenme bahanesi ile, asla boş oturma. Boş oturanın içi işlemeyen demir gibi, pas tutar.
Verimli çalışmayı sakın iş üzerinde geçirdiğin zamanla ölçüp de, eh bugün şu kadar saat çalıştım, yetişir deme. Çalışmanın sonucuna ve öğrendiğine bak.
Fikrî çalışmalar için, aynı saatlerde devamlı ve düzenli bir surette, günde iki üç saat bile yeterlidir. Büyük İslam düşünürü İbn-i Sina, dünyaca meşhur olan Kitabu-ş-şifa’sını, her gün, sabah namazından sonra Bağdat’taki bir camiin büyük kandili altında oturarak, kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle vücuda getirmiştir. Meşhur İngiliz düşünürü Spencer, muazzam eserlerini, günde iki saat çalışarak yazmıştır. Her sene bin, bin iki yüz sahifelik eser veren Fransız edibi Emile Zola’ya bu başarısının sırrını sormuşlar: “Hergün yalnız üç saat çalışır ve yazarım.” demiş.
Sabırlı ol genç dostum. Damlaya damlaya göl olur ve aynı noktaya düşen damlacıklar zamanla mermeri bile deler.
Bir işe başladığın bir dersi öğrenmeye başladığın, bir dersi öğrenmeye, bir kitabı okumaya koyulduğun zaman telaş edip sabırsızlanma. Sakin ve metin ol yol al, fakat acele etme. Sindirerek çalış ve öğren
İşinde ve derslerinde herhangi bir fikrî noktayı küçümseyerek ihmal edip geçme. Küçük ihmalden bazen büyük zararlar doğduğunu unutma.
Gece yatağına uzandığın zaman, o gün ne yapacağını kendine sormadan uyuma
Her gün iyi bir eserden yüksek sesle beş on sahife oku. Bu sayede konuşma ve söz söyleme yeteneğin gelişir,
Rastladığın edebi, felsefi bazı; güzel parçaları ezberle. Bu sayede hem kelime ve ifade haznen zenginleşir hem de hafızan kuvvetlenir.
Çalıştığın bir dersin, bir kitabın fasıl ve bahislerini bitirdikçe, kitabı kapayıp, okuduğunu ezberden özet halinde not et. Bir dersi, bîr kitabı en iyi anlayıp öğrenmenin yolu, onu bu şekilde yazmaktır.
Bir dersten öğrendiğin, bir kitaptan okuduğun fasıl ve bahisleri arkadaşlarınla ezberden müzakere ve münakaşa et. Bu suretle hem zekan işler ve öğrendiğin hazmolur, hem hafızan kuvvetlenir; hem de düzgün konuşma ve fikirlerini açık o!arak ifade etme yeteneği kazanırsın.
Dikkat et: Sözlerin ve yazıların kısa, açık ve anlamlı olsun.
Fikrî çalışmanın herkesin mizacına göre değişen verimli ve eşref saatleri vardır. Bunlar bazı kimseler için sabahın erken saatleri, bazıları için de öğleye doğru, öğleden sonra, gece saatleridir. Kendini yokla ve senin eşref saatlerin hangileri ise, bunları hiç bir eğlenceye feda edip kaçırma.
Okuduğun bir kitapta rastladığın güzel bir parçayı veya orjinal bir fikri yerini ve sahifesini işaret ederek not. Bu suretle biriktirdiğin nottan bir dosyaya veya bir iş kutusuna sırasıyla yerleştir. Bir yazı yazmak veya bir eser yapmak istediğin zaman bu notlar senin için zengin bir malzeme hazinesi olur.
Bir konu hakkında bir yazı veya bir eser yazmaya karar verdiğin zaman, evvela bu konu üzerince evvelce yazılmış eserleri oku. Ta ki; yazılmış ve söylenmiş şöyle tekrar edip ömrünü israf etmeyesin.
Gök kubbe altında yepyeni hiçbir fikir yoktur. En yeni fikir. eski bir fikrin yeni bir elbise giymişidir.
Her şeyden evvel, ana dilini iyi konuşmayı ve iyi yazmayı öğren. İnsan için en faydalı olanı kendi ana dilidir.
Dilbilgisi bir amaç değil, bir araçtır. Asıl amaç olan, fikir zenginliğidir.
Kişinin kıymeti dilinin altında ve kaleminin ucunda gizlidir. Onu söz ve yazı açığa vurur.
Bir işi yapıp yapmamakta kararsızlığa düştüğün vakit, iki şıktan her birinin fayda ve zararlarını iyice hesapla. Faydası çok, zararı az olan şıkkı tercih et.
Bir işe öfkeli ve sinirli iken karar verme. Bekle öfken geçsin. Zira öfke île kalkan zararla oturur.
Çok konuşma. Yerinde ve özlü konuş. Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.
Kimsenin yüzüne karsı söyleyemediğini arkasından söyleme ve bil ki arkadan konuşma korkaklığın en kötü şeklidir.
Kimsenin cahilliğini yüzüne vurma. Bil ki insanları en ÇOK kızdıran ve gücendiren, cahilliklerinin yüzlerine vurulmasıdır.
Yalan söyleme. Yalan söyleyen yakalanma korkusu içinde yaşayan hırsız gibidir.
Daima olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol. Olduğundan fazla görünmek isteyen, karşısındakilere kendi ahmaklığını göstermiş olur.

Tags:

Comments Yorum yok »

Mucizeler ülkesi de denilebilir… Ülkemizden bahsediyorum. Bana
herhangi bir ülke gösterin ki, bizim sabredebildiklerimize
katlanabilsin.
Hiç sanmiyorum.
Elektrik kesik, ses eden yok! Sular akmaz, ayni sabir! Her iktidara
gelen zaman ister,eskisini aratir hale gelir, tik yok!
Ama bütün bunlara ragmen en ufak seylere sevinir, mutlu olur, her seyi
unuturuz.
Gösterisi sevmedigimiz gibi, yarattigimiz mucizelerin de farkinda
olmayiz. Asagidaki örnek gibi;
Bir reklam ajansimiz, 50 000 adetlik baskili T-Shirt ihracat baglantisi
yapmisti. Sicak baski teknigi ile yapilan bu uygulama, herhangi bir
fotografin T-Shirt’e basilmasi seklinde oluyordu.
Il 10 000 adetlik parti yerine ulastiginda, alici firma isin
mükemmelligi karsisinda gözlerine inanamamis, uygulamayi yerinde
inceleyip bilgi sahibi olmak için bu konuda uzman iki kisilik heyeti
Türkiye’ye yollamis.
Olay buraya kadar gögüs kabartici. Ancak, reklam sirketini almis bir
panik. O kadar iptidai bir yöntem uyguluyorlar ki, bunun ilgili firma
tarafindan anlasilip siparisin iptal edilecegi korkusunu yasiyorlar.
Derken heyet geliyor. Karsilikli sevgi göterileri,iltifatlar, izzet,
ikram;heyet sabirsiz, illaki imalati görecegiz diye sizlaniyorlar.
Bizimkiler hala panikte;yapacak baska birsey kalmiyor, utana sikila
atölyenin yolunu tutuyorlar. Sanayi sitesinin los bir katindaki atölyeye

girdiklerinde manzara söyle; bir kirik dökük masa,yerlerde
boyalar,yirtik elbiseli birkaç çirak,iki usta ve onbes metrelik uzun bir

Sayfanın Devamını Oku »

Tags: , , ,

Comments Yorum yok »

 Her oyunun kendine göre bir kuralı vardır. O kurallara uyularak o oyun oynanır. Eğer siz bu oyunu kurallarıyla değil de; ben dilediğim gibi oynayayım derseniz, size o sahada yer yoktur. Tavla oynuyorsanız pulları gelen zarların rakamına göre ilerletmek mecburiyetindesiniz. Futbolda iseniz topu elinize alamazsınız. Basket oynuyorsanız topu ayağınızla yürütemezsiniz. Bunlar oyunun kuralıdır. Eğer bu kuralları kabul etmiyorsanız; o zaman zaten siz sahaya da çıkamazsınız. Çünkü o sahaya çıkıp oynamak o kuralları kabul etmenin neticesidir. Din olayını kabul edebilirsiniz veya etmeyebilirsiniz. Ama ben dini kabul ediyorum dediğiniz zaman, Peygamberin getirdiği kuralları kabul ediyorum demektir bu. O zaman sizin düşünce yapınızı, Peygamberin getirdiği kurallarla bağdaştırmak mecburiyetindesiniz. Eğer düşündüğünüz birtakım şeyler, Peygamberin getirdiklerine uymuyorsa, düşünmekte özgürsünüz ama; Peygambere inandığınızı ve ona tabii olduğunuzu söylemeye hakkınız yoktur. Din olgusunun insana vermek istediği iki ana mana vardır. Önce birinci önemli husus, birinci önemli nokta, birinci önemli mana üstünde duracağım.
Mutlaka bir cenazeye gitmişsinizdir. Ve o cenazede tabut ve tabutun üstünde bir yeşil örtü görmüşsünüzdür. O yeşil örtünün üzerinde sırma ile yazılı bir ayet vardır. O ayette şöyle der;”Her nefis ölümü tadacaktır”. İnceliğe dikkat edelim. Kuran kesinlikle “öleceksiniz” demez, ölümü “tadacaksınız” der. Tadacaksınız. İnsan ölmez ölümü tadar. Kuranın hükmüne göre, Peygamberin bildirisine göre, Peygamber de ölüm olayını şöyle anlatır; kişi ölümü tattığı anda ölmüş olduğunu farketmez. Kişi kendi bedenini yıkayanı ve çevresindekileri görür, bilir, tanır. Kendi cenaze namazını kılanları, tabutun içinde ve üstü örtülü olmasına rağmen görür, bilir ve tanır. Mezardan uzaklaşanların ayak seslerini işitir. Sonra kabirin içindeyken iki melek gelir. Münkir, Nekir adlarıyla, maruf. Ve ona bazı sualler sorar. O suallerinde cevabını verir. Niye?
Ölümü tatma anındaki olayların bazı ana noktalarını vurgular. Öyleyse ölüm denen olayın ne olduğunu bir an için hatırlayalım.

Şöyle anlatayım size ölümü;
Bir yerde bir koltukta oturuyorsunuz, çevrenizde de insanlar var. O anda elinizi kaldırmak istiyorsunuz, kaldıramıyorsunuz. Bir şey söylemek istiyorsunuz sesiniz çıkmıyor, bir anda paniğe düşüyorsunuz. Felç mi oldum diyorsunuz? Sizde felç oldum düşüncesi, duygusu hakim oluyor o anda. Halbuki sizin durumunuzdan şüpheleniyorlar, dışardan bakıyorlar hareket yok, gelip dokunuyorlar yığılıp kalıyorsunuz. Aaa…! Öldü!, diyorlar. Siz onların öldü deyişinden öldüğünüzü anlıyorsunuz. Felç geçirmediğinizi anlıyorsunuz. Dikkat edin. Aklınız, şuurunuz, idrakiniz, bütün duyularınız yerinde, dışarıda olup bitenleri görüyorsunuz. Fakat beden bir anda yığılıp kalmış. Deyin ki siz buna kalp krizi. İşte o anda çevrenizdekiler bağırıp, çağırmaya, haykırmaya başlıyor. Ağlıyorlar, vaveylalar kopuyor. Siz “ Ölmedim, yaşıyorum!” demek istiyorsunuz, sesiniz çıkmıyor. Çünkü; beyin durmuş, sinir sistemi felç olmuş, hiçbir hareket yok bedende. Ve onların bu haykırışları, bağırışları sizi daha büyük bir sıkıntıya, azaba, paniğe sokuyor. Peygamberin sözünü hatırlayalım;”Ölülerinizin yanında haykırıp, bağırıp, çağırmayın onlara eziyet edersiniz” Çünkü; o zaten ölü değil!!! Yaşıyor! Yaşıyor, fakat beden durmuş, bitmiş. Bedenden dışarı iletişim sağlanamıyor.
Derken alıyorlar bedeni koltuğun üstüne uzatıyorlar, törelerine göre getirip üstüne bir bıçak, bir çatal bir şeyler koyuyorlar. Siz orda çevrenizde ağlaşanları seyredip duruyorsunuz.

Sayfanın Devamını Oku »

Tags: , ,

Comments Yorum yok »

Önce gözlerimi açtım. Karanlığı görmeye çalışıyordum. Sonra yavaş yavaş hatırlamaya başladım; ev sallanıyordu ve bir boşluk… Gözlerimi açtığımda işte bu karanlık yerdeydim. Sadece bazı sesler duyuyordum: “Kazın”, “Sessiz olun”, “Sivil Savunma” geldi dediler, anlayamadım. Hafızamı yoklayabildiğim kadarıyla hiç böyle bir isim duymamıştım. Sonradan kendimden utandım. Onların yaptıklarına karşı bu kadar umursamazca davranmak ve onları tanımamak…
O an için düşündüm anlaşılan bir yığın taş ve tuğlanın altında kalmıştım. Göremiyor ama duyabiliyordum. Birileri yardım etmeye çalışıyordu. Birden “Kimse var mı?” diye bir ses bana çok yükseklerden geldi. “Buradayım” demeye çalıştım ama bir toz yığını genzimi tıkamıştı. Söylediğimi ancak kendim duyabiliyordum beni kimse duymayacak diye korkmuştum, beni buralarda bırakacaklar diye…
Sonra bir ışık sızmaya başladı taşlar arasından. Tozlarla kaplı gün ışığı… dışarıda sürekli kazıyor, kazıyorlardı. Birden ışığın geldiği yerden bir el uzandı, hiç düşünmeden tuttum. Tuttuğum elin sıcaklığını asla unutamam. Umutlarımı bağladığım o elin gözümden iki damla yaş düşürdüğü o anı asla unutamam.
İyilik meleklerim, umut kaynağım Sivil Savunma ekipleri siz beni hayata döndürünüz. O korkunç yerden kurtulduğumda, iyilik meleklerimin hepsinin yüzünü görme fırsatım oldu. Hepsi de bana emeklerinin karşılığını aldıkları bir eser olarak bakıyorlardı. Gözlerinin iç yeri parlıyordu. Yanlarından geçerken “Geçmiş olsun” dediler. Teşekkür etmek istedim ama diyemedim. Çünkü o kahrolası toz yığını hala genzimde duruyordu. Halbuki demeyi ne kadar çok isterdim…
Ambulans ile giderken yanımda göçükten kurtulmuş altı-yedi yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Yol boyunca yanı başında oturan annesine birilerinden bahsetti. Onu meleklerin kurtardığını ama kanatlarının olmadığını ve gökten inmediklerini, dünyada umut veren sıcak elli meleklerinde olduğunu söyledi. Sonra uykuya daldı, gözlerinden birer damla yaş düştü. Anlaşılan onu da Sivil Savunma ekipleri kurtarmıştı. Sıcak elli melek, dediği de Sivil Savunmanın eliydi. Sanırım o sıcak elle gelen yardımı, ne o küçük kız, ne de ben unutabilirim…
Neylan Erbil
Lise Hazırlık

Tags: , ,

Comments Yorum yok »

Öykümüz HERKES, BİRİSİ, HERHANGİ BİRİ ve HİÇ KİMSE adlı dört kişi hakkında.
Yapılması gereken önemli bir iş vardı ve HERKES, BİRİSİ’nin bu işi yapacağından emindi.
Gerçi işi HERHANGİ BİRİ de yapabilirdi, ama HİÇ KİMSE yapmadı. BİRİSİ buna çok kızdı, çünkü iş HERKES’in işiydi.
HERKES,HERHANGİ BİRİ’nin bu işi yapabileceğini düşünüyordu ama HİÇ KİMSE, HERKES’in yapamayacağının farkında değildi.
Sonunda HERHANGİ BİRİ’nin yapabileceği bir işi HİÇ KİMSE yapmadığı için HERKES, BİRİSİ’ni suçladı..

Tags:

Comments Yorum yok »

Bebeğimi görebilir miyim” dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundagi açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu… Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüsü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlasıldı. Aradan yillar geçti, çocuk büyüdü ve okula basladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu… Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak “Büyük bir çocuk bana ucube dedi…” Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir ögrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu. Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü; “Hiçbir şey yapılamaz mı?” diye sordu. Doktor “Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir” dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yil geçti bir gün babası “Hastaneye gidiyorsun oglum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır” dedi. Operasyon çok basarili geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatinda büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçti, bir gün babasına gidip sordu: Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım…” Bir şey yapabileceğini sanmıyorum” dedi babası, “fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz degil…” Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açıga çıkma zamanı geldi… Hayatının en karanlik günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavasça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. “Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu” diye fısıldadı babası “..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?” Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir… Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!”

Tags: , ,

Comments Yorum yok »

Dünyanin bütün renkleri birgün bir araya toplanmislar ve hangi rengin en önemli, en
özel oldugunu tartismaya baslamislar;

YESIL demis ki:
“Elbette en önemli renk benim… ben hayatin ve umudun rengiyim. Çimenler, agaçlar,
yapraklar için seçilmisim… Söyle bir yeryüzüne bakin, her taraf benim rengimle kapli…!

Sayfanın Devamını Oku »

Tags:

Comments Yorum yok »

Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi (1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli ( tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden “ maksureli” ettiği gibi, Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır. bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde emiştir.
Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini (Mehmet Muzaffer’in Destanını) Gazeteci Ziyad Ebuzziya şöyle dile getiriyor:

****
Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. ( Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz’ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.
Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit (subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey’in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzü. Paranın altında “bedeli Çanakkale’de altın olarak ödenecektir” yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze’de şehit düşmüştür.
Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar“ hiç mesabesindeydi. ”Çanakkale’de ki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mubayaalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunlar için kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mubayaasına onu memur etti. İcab eden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.
O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy’de bir Yahudi de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti, ama yapacak başka bir şey de yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam Yarbay’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan, ”Ne alınacak” dedi “Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı:
“bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git, insanı günaha sokma para mara yok!…
Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin (bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay’ın ihtiyacı vardı. Elindeki (Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemeler de mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lazımdı…
Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.
Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:
“Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek, ezandan sonra gelip malları alamam. gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin…”
Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.
“Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler” Yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime (yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci’ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.
Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.
Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır” Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:
“Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır.”
Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.
Sahte paraya gelince…
Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.

Tags:

Comments Yorum yok »

Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir isçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helal olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her aksam en geç o terk ederdi. Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk çok bu ekmeğe çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek gerekir, onu da genellikle Hikmet yapardı.

Ramazan bayramının son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kapattı. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti.Sabaha karsı dörde doğru gelen isçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı.

Sayfanın Devamını Oku »

Tags:

Comments Yorum yok »